Discover
Mevlana Takvimi
2289 Episodes
Reverse
İyiliği emredip kötülükten alıkoymak farzdır. Özürsüz onu bırakan Yüce Allâh (c.c.)’a karşı gelmiş olur. Yüce Allâh (c.c.) buyuruyor ki: “İçinizden sizi hayır yapmaya çağıracak iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun.” (Al-i İmran s. 104) Bu Âyet-i Celile iyiliği emredip, kötülükten alıkoymanın (emr-i maruf; nehy-i münkerin) farz olduğunu gösteriyor. Fakat farz-ı kifâyedir. Yani bir kısım insanların bununla uğraşması yeterlidir. Ama hiç kimse tarafından yapılmaması halinde bütün insanlar günâh işlemiş olur.
Yüce Allâh buyuruyor ki: “Yurtlarından haksız yere çıkarılanlara, biz yeryüzünde yer verirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” (Hac s. 41) Yukarıdaki Âyet-i Celile’de iyiliği emredip, kötülükten alıkoymayı, namaz ve zekâtla beraber bildiriyor ve din sahiplerini bu vasıtasıyla tanıtıyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İyiliği emredin ve kötülükten alıkoyun. Eğer bunu yapmazsanız Yüce Allâh en aşağılık kavmin insanlarını size musallat eder. O zaman sizin iyiliklerinizin duâsı da kabul olmaz.”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) rivaâyet ediyor: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Günâh işleyip de iyileri tarafından günâhtan alıkonmayan insanlara, Yüce Allâh en kısa zamanda hepsini kaplayan bir azap gönderir.”
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bütün iyi işler, Allâh (c.c.) yolunda savaşma yanında denizde bir damla gibidir. Allâh (c.c.) yolunda savaşmak da iyiliği emredip kötülükten alıkoyma yanında bir damla su gibidir.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Herkesin söylediği sözün cezası kendinedir. Yalnız iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma ve Yüce Allâh’ı anma bunun dışındadır.”
(İmâm Gazâlî, Kimya-i Saâdet, 327.s.)
Resûlullâh (s.a.v.)’in amcası Ebû Tâlib; dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra çocuk iken Resûlullâh (s.a.v.)’in bakımını üstlendi. Resûlullâh (s.a.v.) gençlik dönemine girdiği sıralarda amcası Ebû Tâlib ile birlikte ticaret yaptı. Daha sonra Hz. Hatice (r.anhâ)’nın ticaret işlerini yürüttü. Resûlullâh (s.a.v.) evleneceği zaman Hz. Hatice (r.anhâ) ile nişanlanmasını tebrik ederek Hz. Hatice (r.anhâ)’nin mehirini kendi malından verdi. Resûlullâh (s.a.v.)’e peygamberlik gelince Ebû Tâlib onu ciddi bir şekilde savundu. Onun bu duruşu kendisini İslâm tarihinde önemli bir şahsiyet yapmıştır. Ebû Tâlib, Resûlullâh (s.a.v.)’i tam manasıyla koruyan kişi olmuştur. Ebû Tâlib halkı arasında nüfuzu ve üstün yeri olan bir kimse idi. İslâm düşmanlarının onu çiğneyip Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşması mümkün değildi.Kureyş kâfirleri Ebû Tâlib’e gelerek ondan yeğenini susturmasını istiyor, putlarına hakaret edip dinlerine dil uzatmasına son verdirmesini istiyorlardı. Ebû Tâlib bu isteği kâbul etmemişti. Bir keresinde ona gelen heyet haykırarak şunları söylemişti: “Ey Ebû Tâlib! Sen içimizde şerefi ve yeri yüksek, aynı zamanda yaşı ilerlemiş birisin. Bizler kardeşinin oğlunun faaliyetlerine son verdirmeni istedik. Fakat sen bunu yapmadın. Bizler babalarımıza dil uzatılmasına düşüncelerimizin aptalca olduğunun söylenmesine asla sabretmeyeceğiz. Sen isteklerimizi yerine getirmezsen sana ve yeğenine saldıracağız. İki taraftan birisi mahvedilip yok olana kadar…” Ebû Tâlib’e yapılan bu tehdit bir fayda sağlamadı. O kesinlikle yeğenin tarafında yerini aldı. Onun şu şiiri onun durumunu anlatmaktadır: “Vallâhi onların hiçbiri ulaşamaz asla sana. Yer altına gömülüp yastık olmayınca toprak bana.”(Muhammed Mütevelli Şaravî, Cennetle Müjdelenen On Sahâbî, s.111-112)
Receb-i Şerîf’te Okunacak Duâ: Bi’smi’llâhi’rrahmâni’rrahîm Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Receb-i Şerîf boyunca günde 100 def‘a okunması fazîletlidir.)
Receb-i Şerîf Duâları: İlk on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- hayyil- gayyûm”İkinci on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- samed”Son on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l ğafûri’r-rahîm”Şa‘bân-ı Şerîf’te Okunacak Duâ: Allâhümme bârik lenâ fî Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Şa‘bân-ı Şerîf boyunca günde 100 def‘a okunmasında fazîlet vardır.)
Şa‘ban-ı Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh”Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh”
Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak Duâlar: İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn” İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”Son on (10) gün:“Yâ ‘atîka’r- rikâb”1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.2. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gecesi Fetih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden biizni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur.3. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.4. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.42)
Bütün hayatı manevî kerâmet (yani istikamet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hâmdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hâkk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl: “Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hâkk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı İlâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”
Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat! İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) AbdülkâdirGeylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak: “Vallâhi bu Zât, asrın Abdülkâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek: “Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar. İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.
Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür. Hâkk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına; “Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.). Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.). 1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye: “Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler. Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiçbir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda: “Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.
Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlıyoruz: 1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler: “Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: “-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular. Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (rh. âleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.
Musa (a.s.)’ın amcasının oğlu büyük servet sahibi Karûn, kendisinden zekâtı istendiği zaman vermemek için Musa (a.s.)’a zina iftirasında bulundu. Bir rivayete göre Musa (a.s.), abdest alıp namaz kıldı ve ağladı. "Yâ Râb! Senin düşmanın, benim eziyet edicim, benim rüsvâ olmamı ve ayıplanmamı istiyordur. Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek duâ etti. "Yere dilediğini, emret! Sana, itâat edecektir!" diye vahy olundu. Bunun üzerine, Musa (a.s), yere: "Ey yer! Tut onları yut!" dedi. Karûn’un konağı sarsıldı.Yer, Karûn’u ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu. Karun: "Ey Musa! Bana acı" diye sesleniyordu. Musa (a.s.):"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.Konak, sarsıldı. Kârun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar. Karûn ise, Musa (a.s.)’a :"Ey Musa! Bana acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu. Musa (a.s.): "Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı. Karûn ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar. Karûn ise, Musa (a.s)’a yalvarıyor: "Ey Musa! Bana acı!" diyordu. Musa (a.s.), tekrar, yer’e: "Ey yer! Tut onları yut!" dediği zaman, yer, Karûn’u ve adamlarını konaklarıyla birlikte tamamıyla yuttu. Rivayete göre, Karûn ve adamları, kıyamete kadar her gün, bir insan boyu yerin dibine geçirilmektedir. (Taberi) “Kârûn, Firavun ve Hâmân’ı da helâk ettik. Halbuki Mûsâ onlara apaçık mûcizeler getirmişti. Fakat onlar ülkede büyüklük taslayıp insanları ezmeye devam ettiler. Neticede onlar da, azabımızdan kaçıp kurtulamadılar.” (Ankebut s. 39) (M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.84-89)
Nerede o eski ustalar dedirten sanatlardan birisi de Kündekârî sanatıdır. Endüstri devrimi ve sanayileşme ile birlikte pek çok kıymetli sanat yerini, makinelerin ürettiği ucuz işlere bırakıp bizi terk etti. Kündekârî, Farsça bir kelime olup ahşap oymacılık sanatını adlandırır. “Künde,” masif ağaç, tomruk gibi anlamlara gelirken, “kârî,” işlemek, oymak gibi anlamlara gelir. Genelde ahşap işlerini tanımlamakla birlikte özelde ince ahşap işçiliği ve sanatını tanımlamak için kullanılır. Kündekârî, sekizgen, beşgen, yıldız gibi çokgen geometrik şekillerde kesilmiş ahşap parçalarının çivi ile çakılmadan ve bir yapıştırıcı ile yapıştırılmadan sadece birbirlerine geçirilmeleriyle meydana getirilen dekoratif bir süsleme ve konstrüksiyon tekniğidir. Bu şekilde elde edilen yapı, ısı ve nem değişiklikleri ile ağacın çalışmasından ve deformasyonundan etkilenmez. Türk-İslam sanatında sadece Anadolu’da görülen kündekârî tekniğinin erken örnekleri Suriye ve Mısır’da Abbasiler döneminden itibaren bazı cami ve mescitlerde görülür. Bunlar arasında Mısır’da yaptırılan İbn-i Tolun Camii (879) en önemlileridir. Anadolu’da hemen hemen her büyük şehirde, Selçuklular’dan miras kalan eserler arasında en önemlileri ulu camilerdir. Şehrin merkezinde yer alan bu camiler, taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini sergilerler. Selçuklu camilerinin bilhassa kapıları ve minberleri şaheserdir. Anadolu’da Selçuklulardan miras kalan camiler içerisindeki minberler, ahşap kündekârî sanatının en iyi örnekleri olarak tanımlanabilir. Bunlar arasında Konya Alaeddin Cami minberi, Kayseri Ulu Cami minberi ve Aksaray Ulu Cami minberi en önemlileri olarak sayılabilir. Bursa Ulu Camii’nin minberi de Selçuklu üslubundan Osmanlı üslubuna geçişin bir örneği olarak önemli bir sanat eseridir. (Doç. Dr. Rasim Soylu, Zafer Dergisi, Aralık 2017, 492. Sayı)
Pek çok ayette mahşer yerinin dehşetli bir yer olacağı insanlara ikaz edilmiştir. Onlardan bazıları şöyledir: "Yaklaşmakta olan o felaket günüyle onları korkut! O gün yürekler gırtlaklara dayanmıştır, (kederlerinden) yutkunup dururlar. Zalimler için ne samimi bir dost ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi vardır." (Mümin, 18) "Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, işte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır." (Abese, 33-37) Mahşer etrafını cehennem kuşatacak, insanlar amellerinin durumuna göre tere batacaklar. Herkes kendini kurtarma derdine düşecek. Peygamberler bile kendi derdime düştüm manasında "nefsî, nefsî" diyecekler. İnsanlar peygamberlere şefaat etmeleri için müracaat edecekler. Her peygamber insanları bir başka peygambere havale edecek. En son Peygamberimiz (s.a.v.)’e müracaat edilecek ve Peygamberimiz (s.a.v.) insanlık âlemi için arşın altında secdeye kapanıp şefaatte bulunacak. Allâh onun duâsını kâbul edecek. Sonra amel defterlerinin dağıtılması hesabın görülmesine başlanacak. Mahşer yerindeki bekleme, hesap, kitap 50 bin sene olacak. Bu bekleme mümin kullara çok kısa gelecektir. (Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Iman, Bab, 84, 194) Kiramen Kâtibîn adlı meleklerin yazdığı ademoğlunun amelleri, mahşerde bir amel defteri olarak kendisine verilecektir. Bu defterler kimine sağından, kimine solundan, kimine de arkasından verilecek ve insanın hayatı boyunca yaptığı iyilik ve kötülüklerin, küçük, büyük hepsini ihtiva edecektir. "Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. "Vay halimize!" derler, "Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!" Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. (Kehf 49) (Delilleriyle Imân Esasları, s.132)
İlk hedefimiz çocuklarımıza dinimizi öğretmek olmalıdır. Dini öğretmenin sırası ise şu şekilde olmalıdır: İlk önce çocuklara kelime-i şehadeti öğretme ye çalışın. Anne-baba isterse çok kolay bir şekilde çocuğuna kelime-i şehadeti öğretebilir. şer’i şerifin hükümlerini öğretin. Ancak ilk olarak bir kitaptan okumak yerine sözlü olarak anlatın. Her şeyi Allah’tan istemesi gerektiğini öğretin. Dünyadaki tüm varlıklara Allah’ın rızık verdiğini söyleyin. Allah’ın sıfatlarından bahsedin. O’nun her şeyi yaratıp idare ettiğini ve olup biten her şeyden O’nun haberdar olduğunu sıklıkla söyleyin. Uygun olmayan bir şey yaptığında böyle şeyleri Allah’ın sevmediğini ve O’nun hoş nutsuz olacağını anlatın. Çocuğun anne-babası bu telkinleri en güzel şekilde verebilir. Çocuğa defalarca bunları söylediğinde, çocuk buna inanır. Özellikle annelerin ilgili konularda daha dikkatli olmaları gerekir. Çocuk biraz büyüyünce kısa sureleri ezberletmeye çalışın. Yedi yaşına gelince, namaz kılmayı mutlaka öğretin. Yedi ile on yaş arasında namaza alıştırın. On yaşına geldiğinde hala namaza alışmamışsa, sert davranmanız gerekir. Günümüzde namaz konusunda çok ihmalkar davranılmaktadır. Bir sınavda düşük puan aldığında çok üzülen anne-babalar, yıllarca namaz kılmayan çocuğ nun bu davranışından rahatsız olmamaktadır. Duruma bakılınca, sanki İslam böylelerine şöyle demektedir: “Bana yazık ettiniz, her şeye o kadar önem verirken ben sadece sizin dilinizde varım.” Unutmayın, çocuklarımızı her türlü tehlikeden korumak bizim görevimizdir. Buna rağmen neden namaz kılmadıkları hâlde onları ihmal ediyoruz, görevlerimizi yapmıyoruz? (Eşref Ali et-Tehanevi, İslam’da Çocuk Terbiyesi, s.67-68)
Melekler, Hak Teâlâ’nın muhterem, nazik, nûrânî, erkeklik-dişilik vasfı bulunmayan, yeme-içmeye ihtiyaç duymayacak bir halde yaratmış olduğu bir kısım yüce mahlûkatlardır. Bunlar, mümin, masum, Hak Teâlâ’nın emirlerine layık olduğu şekilde itaat eden, tesbih (Sübhanallah demek) ve tehlîl (Kelime-i Tevhidi söylemek) ile ve kâinatla ilgili bazı işlerle meşgul bulunmaktadırlar. Bir kısmı yerde, bir kısmı göklerde, bir kısmı da Allah’ın (c.c.) arşı etrafında bulunurlar. İşte bu mübarek zatların varlığını bilip mevcudiyetlerine iman etmek, bizim için dinî bir farzdır. Birçok ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler bunların varlığını bize haber vermektedir. Melekler başlıca iki kısımdır. İlki Kerûbiyyân’dır ki, daima tesbih ve tehlîl ile meşgul, Allah’ın (c.c.) muhabbetine gark olup mâsivâ (Allah’tan uzaklaştıran her şey) ile asla alakaları yoktur. Diğeri de Müdebbirât’dır ki, bunlar hem ibadetler ve tâatler ile meşgul, hem de kâinatta birtakım işlerin idare ve tasarrufuyla mükelleftirler; koruyucu melekler gibi. Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrail (a.s.) adındaki dört melek, risâlet rütbesine sahiptirler. Şanı yüce Peygamberlerin (a.s.) çoğu Cebrail (a.s.) vasıtasıyla ilâhi vahyi telâkki etmişlerdir. Mîkâîl (a.s.) kâinattaki bir kısım hadiselerin gerçekleşmesini temin etmekle vazifelidir. İsrâfîl (a.s.) kıyamet hadiselerinin gerçekleşmesiyle alakadar olacaktır. Azrail (a.s.) de ruhların alınmasıyla vazifelidir. Bir kısım melekler de vardır ki, ‘hafaza’ ismini alıp insanların amellerini tespit ederler. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dinî Bilgiler, s.74-75)
Künyesi Ebu Abdurrahman’dır. Hazrec kabilesinden olup Medine’lidir. Peygamberlikten yirmi iki yıl önce doğmuştur. Cahiliye döneminde Muhammed ismini alanlardan biridir. İlk müslüman olanlardandır. Hz. Musab b. Umeyr (r.a.)’ın vesilesiyle, Hz. Sad b. Muaz (r.a.)’dan önce müslüman olmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ebu Ubeyde (r.a.) arasında kardeşlik kurmuştur. Bedir ve daha sonraki savaşlara Tebuk Gazvesi hariç, katılmıştır. Sahabe (r.a.e.)’in faziletlilerindendi. Cemel ve Sıffin’e katılmamıştır. Hz. Huzeyfe (r.a.) onun hakkında şöyle dedi: “Fitnenin kendisine zarar vermeyeceği birini tanıyorum” Sonra bunu Resûlullâh (s.a.v.)’den işittiğini açıkladı. İbn Kuteybe dedi ki: "Mugammed b. Mesleme (r.a.)’a Resulullah (s.a.v.)’in kahramanı denirdi. Peygamber (s.a.v.) onu Karkaratü’l-Küdr gazvesinde Medine’de kendi yerine bıraktı. Resûlullâh (s.a.v) ona bir kılıç verdi ve şöyle buyurdu: “Savaşan müşriklere karşı bununla savaş. Ümmetimin birbiriyle vuruştuklarını gördüğünde, Uhud’a kılıcınla git! Kırılıncaya kadar onu (taşa) çal. Sonra evinde otur. Sana günahkâr bir el veya ölüm gelinceye kadar (evinden çıkma)” O da öyle yaptı.” Hz. Ömer (r.a.) bir işin istediği gibi olmasını arzu ettiği zaman onu gönderirdi. Hz. Ömer (r.a.)’ın yanında şehirlerdeki kapalı meseleleri açıklığa kavuşturmak için yardımcıydı. Hz. Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Kûfe’de köşk bina ettiğinde durumu keşfetmesi için Hz. Muhammed b. Mesleme (r.a.)’ı elçi olarak göndermişti.” Medine’de hicri 43 yılı Safer ayında, 77 yaşında vefât etti. Cenaze namazını Mervan b. Hakem kıldırdı. (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.379)
Allâh (c.c.) erkek ve kadını ayrı ruh ve beden özellikleri ile yaratmıştır. İslam giyimde ve insanlararası ilişkilerde bu yaratılışa uygun esaslar getirmiştir. Kadın daha hassas, ince ruhlu ve narin yapılıdır. Süslenme, süslü giyinme ve zinetlere bezenme onun ruhunda vardır. Bu yüzden her iki cinsin örtmesi gereken yerler ayrı olduğu gibi, giysi şekil ve stillerini de çevre şartlarının belirlemesi sonucunda farklılık doğar. Abdullah b. Ömer (r.a.)'ın naklettiği bir hadiste Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur "Üç kimse vardır ki, cennete giremez ve kıyamet günü Allâh (c.c.) onlara rahmet bakışı ile bakmaz: Ana-babasını dinlemeyen kimse, erkeklere benzemeye çalışan kadın ve eşini kıskanmayan koca". İklim ve çevre şartları bakımından erkeğe ait olan giysilere ve erkeğin niteliği ile bağdaşan davranışlara mü'min hanım ve kızlar rağbet etmemelidir. Mü'min erkekler de kadınlara ait giysi ve davranışlara yönelmemelidir. Her cins kendi özellikleri içinde bir değer ifade eder. Evli kadınların örtünmesinden kocaları sorumlu olduğu gibi, kız çocuklarının evleninceye kadar örtünmesinden birinci derecede babası sorumludur. Çocukla uzun süre birlikte olan, onun eğitim ve terbiyesi ile yakından ilgisi bulunan anne de ikinci derecede sorumlu olur. Ayette şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun" (Tahrim s. 6) Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sizin hepiniz birer çobansınız ve hepiniz yönettiğiniz kişilerden sorumlusunuz. Erkek ailesinin çobanıdır ve kıyamet gününde onlardan sorumlu olacaktır". (Ali Rıza Peker, Örtünme ve Tesettür)
(Bu iki duâ akşamla yatsı arasında 3’er defa okunmalı ve okuyuştan önce Yâsîn-i Şerîf okunmalıdır.) Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- râhîm “Allâhümme yâ ze’l-menni velâ yümennü ‘aleyhi. Yâ ze’lcelâli ve’l-İkrâm. Yâ ze’t-tavli ve’l-in‘âm. Lâ- ilâhe illâ ente zahra’l-lâci’îne ve câre’l-müste’cirîne ve emâne’l-hâifîne. Allâhümme in-künte ketebtenî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi şakıyyen ev mahrûmen ev matrûden ev mukatteren ‘aleyye fî’r-rızkı fe’mhu’llâhümme bi fazlike şekâvetî ve hırmânî ve tardî ve ıktâre rızkî ve esbitnî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi sa‘îden ve merzûkan ve müveffekan li’l-hayrâti fe-inneke kulte ve kavlüke’l-hakku fî kitâbike’l-münzeli ‘alâ lisâni nebiyyike’lmürselîn. Yemhu’llâhu mâ-yeşâü’ ve yüsbitü ve ‘ındehu ümmü’l-kitâbi ilâhî bi’t-tecelliyyi’l-‘azami fî leyleti’n-nısfi min şa‘bâne’l- mükerremi’lletî fî-hâ yüfraku küllü emrin hakîmin. Ve yübremü en-tekşife ‘annâ mine’l-belâi’ mâ-na‘lemü vemâ lâ-na‘lemü vemâ ente bihî a‘lemü inneke ente’l-e‘azzü’l- ekram. Ve sallâ’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve ashâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve sellem.” Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm “İlâhî cû‘düke dellenî ‘aleyk. Ve ihsânüke evsalenî ileyk. Ve keremüke karrebenî ledeyk. Eşkû ileyk mâ-lâ yahfâ ‘aleyk. Ve es’elüke mâ-lâ ye’süru ‘aleyk. Îza-‘ılmüke bi-hâlî yekfî ‘an süâlî. Yâ müferrice kürebe’l-mekrûbîn. Ferric annî mâ-ene fîh. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’zzâlimîn. Festecibnâ leh. Ve necceynâhü mine’l-ğammi ve kezâlike nünci’l- mü’minîn. Allâhümme yâ ze’l-menni velâ- yümennü ‘aleyh.” Bu salavât 100 def’a okunacaktır. “Allâhümme salli ‘alâ rûh-i seyyidinâ Muhammedin fi’l-ervâh. Ve salli ‘alâ cesed-i seyyidinâ Muhammedin fi’l-ecsâd. Ve salli ‘alâ kabr-i seyyidinâ Muhammedin fi’l- kubûr.” HADÎS-İ ŞERİF: “Allâhü Te‘âlâ bu gece ümmetime, Benî Kelb kabîlesinin koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.” (Müslim) (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.59-64)
Bu gecede yüz rekat namâz kılınır. Bu durumda namâzın, her iki rek‘atında bir selâm verilir. Her rek‘atta Fâtiha’dan sonra 10 (on) İhlâs-ı Şerîf okunur. İsteğe göre bu namâz on rek‘at da kılınabilir. (O zamân her rek‘atta Fâtiha’dan sonra 100 (yüz) İhlâs-ı Şerîf okunur ve 10 (on) rek‘atın sonunda bir kere selâm verilerek namâz tamâmlanır.) Bu şekilde kılmak, bütün müstehâb namâzlarda rivâyet edilmiştir. Selef (r.a.), bu namâzı kılar ve buna “Hayır Namâzı” derlerdi. Hattâ bu namâzı, bir araya toplanıp cemâatle de kılarlardı. (Hanefî mezhebinde terâvihten başka hiçbir nafile namâz cemâatle kılınmaz.) Hasan-ı Basrî (r.a.)’in bu namâz için şöyle dediği rivâyet olunur: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sahâbîlerinden otuz kişi bana dediler ki: “Bu gecede bu namâzı kılan bir kimseye, Cenâb-ı Hâkk yetmiş defa nazar eder ve her bir nazar ile onun yetmiş ihtiyâcını giderir. Bu ihtiyâcların en azı da affedilmektir.” (İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.1, s.555) BERÂT GECESİNDE NE YAPMALIYIZ? Berât’ın 15. gününü mutlakâ oruçlu geçirmeliyiz. Hz. Alî (k.v.)’den “Şa’bân’ın on beşinci günü oruç tutun, gecesinde kâim olun.” meâlinde İbn-i Mâce bir hadîs rivâyet etmiştir. (İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.1, s.556) Akşam namâzını edâdan sonra, üç defa Yasîn-i Şerîf okunur. Her Yâsîn’den sonra bir defa Berât Duâları okunur. Bu Berât Duâları; ilk okuyuşta Cenâb-ı Hakk’tan hayırlı ve uzun ömür talebi ile kazâ ve belâlardan korunmak; ikincisinde bol ve helâl rızık temennîsi; üçüncüsünde, son nefesinde hüsn-i hâtime (îmânla) ile bu dünyâdan göçmeye niyet edilir. (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.62)
Hz. Ali (r.a.)’den rivâyetle Resûlullah (s.a.v.): “Allâhü Teâlâ (yani Allâh (c.c.)’un râhmeti) Şa’ban’ın on beşinci gecesi birinci kat göğe iner. Müşrik, bid’at ehli, sıla-i râhim yapmayan (akrabası ile alâkasını kesen) ve zina yapan kadınlardan başkasını mağfiret eder” buyurdular Nebî (s.a.v.) buyurdular ki: “Şa’bân’ın on beşinci gecesi olduğu zamân o geceyi ibâdetle ihyâ ediniz. Gündüzünü de oruçla geçiriniz. Çünkü Allâh (c.c.), o gece güneş doğuncaya kadar dünya alemine râhmet nazarı ile tecelli eder. Ve buyurur ki: Yok mu istiğfâr eden, mağfiret edelim? Yok mu rızık isteyen, rızıklandıralım? Yok mu dert ve musibete uğrayan, şifâ verelim? Daha ne gibi dilekleri olanlar varsa istesinler verelim.” Cebrâil (a.s.), Resûlullah (s.a.v.)’e “Yâ Muhammed (s.a.v.)! Bu gece duâya çok çalış. Zîrâ bütün ihtiyaçlar gerçekten bu gece görülecektir.” buyurmuştur. Hadîs-i Şerîf’te: “Şa’ban’ın on beşinci gecesinde Allâhü Teâlâ’nın kulları üzerine râhmeti zuhur edip (ortaya çıkıp), mü’minleri mağfiret eder, kâfirlere ise mühlet verir. Kin ve hâsed sahibi olanları, bu sıfatlarını terk edinceye kadar kendi hallerinde bırakır” buyurulmuştur. İkrime (r.a.) der ki, Şa’ban’ın on beşinci gecesinde, Allâhü Teâlâ, gelecek sene o geceye kadar bir senelik işleri tedbîr, takdîr ve ta’yîn eder. O yıl içinde ölecek olanların isimleri yaşayanlar defterinden, ölüler defterine geçirilir. O sene hacca gidecek olanlar yazılır. Berât gecesi, hüküm, kazâ, gadâb ve rızâ gecesidir. Berât gecesi red veya kabul, kavuşamamak ve kavuşmak, saâdet ve şekâvet gecesidir. Berat gecesinde birisi saîd, diğeri baîd (uzak) olur. Birisi mükerrem, diğeri mahrûm olur. Hazırlanmış kefenler vardır; sâhibleri ise çarşılarda işle meşgûllerdir. Çok kazılmış kabirler vardır, sâhibleri ise sevinç ve gururdadırlar. Çok gülen ağızlar vardır, sâhibleri pek kısa zamanda göçücüdür. (Hz. Seyyid Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunye’tü-Tâlibîn, s.282-287)
İbn Mâce’nin rivâyet ettiği, Emîrü’l Mü’minîn Alî (r.a.) onun da Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdikleri hadîs-i şerîfte: “Şa’ban ayının onbeşinci gecesi gelince, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz.” buyruldu. Allâhü Te‘âlâ, bu gecede mü’min kullarına kurtuluş berâti yazdırır. Hadîs-i şerîfte: “Ber’ât gecesi kâhinler, büyücüler, içkiye devam edenler, ana-babasına isyan edenler ve zinâya devam edenler hâriç, Allâhü Te‘âlâ bütün müslümanları mağfiret eder” buyuruldu. Ebûbekr-i Beyhakî, Şuab-ül İmân kitabında, Ebûbekir Sıddîk (r.a.)’in Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği Hadîs-i Şerîfte: “Şa’ban ayının on beşinci gecesi, Allâhü Te‘âlâ’nın râhmeti dünyâ göğüne iner. Herkesi afveder. Ancak, kalbinde haksız yere müslümanlara düşmanlık olanı ve Allâhü Te‘âlâ’ya ortak koşanı mağfiret etmez” buyuruldu. Ayrıca Ravdatü’l Ulemâ’da yazdığı üzere, faiz yiyen, canlı resmi, heykeli yapan ve söz taşıyıcıların da bu gecenin feyzinden mahrum kalacakları söylenmiştir. 1. Kıymetli yerleri ve kabirleri, bilhassa şehîdlerin, velîlerin kabirlerini ziyârette, Resûlullâh (s.a.v.)’e uymalıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) bu gece Bakî’ kabristanına gitmiştir. 2. Ailesine, akrabalarına, diğer müslümanlara mü’min erkek ve kadınlar ve şehîdlere duâ etmek husûsunda da ona uymalıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) öyle yapmıştır. 3. Ev halkına yumuşak, tatlılık göstererek, Resûlullâh (s.a.v.)’e uymalıdır. Yâni ailesi varsa, bir yere gitmek istiyorsa, tatlılıkla onlardan ayrılmalı ve onları uzun zaman yalnız bırakmamalıdır. 4. Uzun namaz ve secde yaparak Resûlullâh (s.a.v.)’e uymalıdır. 5. Bu namazda ağlama, yalvarma, yakarma, diğer namazlardakilerden daha çok olmalıdır. 6. Toprak üzerine secde etmelidir. Nebî (s.a.v.) böyle yapmıştır. 7. Birinci secdede üç şeyde O (s.a.v.)’e uyup, yakarmalı, kusurunu îtirâf etmeli ve büyük günâhlarından istiğfar etmelidir. (Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nâsihîn, s.277)
Hz. Mevlana’nın biricik oğlu Sultan Veled’e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri onun şahsiyetinin özü ve özetidir. Hz. Mevlânâ oğluna der ki: Bahâeddin! Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, kimsenin kinini yüreğinde tutma! Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma! Merhem ve mum gibi ol, iğne gibi olma! Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma! Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun. İşte o sevinç Cennetin tâ kendisidir. Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun. İşte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir. Allah (c.c.)’nun sevgisini de onun azîz isimleriyle elde etmek mümkündür. Kalbinde arınma ne kadar çok olursa, Allah (c.c.)’nun nurunun parlaklığı da kalbde o nispette fazla olur. Niketim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz. Hz. Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Hz. Mevlânâ’nın hanımı, Hz. Mevlânâ’ya hitâben: “Ey âlemin nuru, ey âdemin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilâve ediyordu: “Hudâvendigâr Hazretleri’nin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı.” Hz. Mevlânâ da cevaben; “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd’uz, bizim toprak âlemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben, insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah (c.c.)’nun sevgili dostunun, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in yanına döneceğimiz umulur.” dedi. (Hz. Mevlânâ Hayatı ve Şahsiyeti s. 40)
Peygamberler hakkında ismet, emanet, sıdk, fetanet, tebliğ gibi özellikler vâcip (zorunlu), bunların zıtları olan mâsiyet (günâh), hıyanet, yalan, gaflet, hakikati gizlemek gibi özellikler imkânsız, nefrete yol açacak bütün kusurlardan uzak ve salim oldukları ise tartışmasız bir gerçektir. Fakat peygamberlik makamına ve yüksek derecelerine zarar vermeyen beşerî durumların ve vasıfların onlarda da bulunabileceğinin cevazında şüphe yoktur.Imânın kemal derecesine ulaşabilmesi için, aşağıdaki hususların ayrıntılı olarak delilleriyle bilinmesi gerekir. Yüce peygamberler hakkında zorunlu olan "ismet" ve "emânet", onların görünen ve görünmeyen bütün yönlerinin her türlü günâh ve hıyanetten temiz olması demektir. Yüce peygamberlerimizin hepsi, kibir, haset ve riya gibi rûhî kötülüklerin hepsinden tamamen uzak ve mukaddes oldukları gibi, görünen her türlü yasakları işlemekten korunmuş bulunduklarının, kesin olarak bilinmesi gerekir. İsmet ve emânetin zorunlu, günâh ve hıyanetin imkânsız olmasına aklî delilimiz de şundan ibarettir: Eğer onlar günâh işleyip -hâşâ- doğru yoldan sapmış olsalardı, bizim de bu yola girmekle emrolunmuş olmamız gerekirdi. Çünkü Cenâb-ı Hak bizlere onların kendilerine özgü niteliklerinin dışındaki bütün söz, fiil ve davranışlarına uymamızı emretmiştir. Yüce bir kişiliğe sahip olan peygamberler için zeki (fetanet) ve uyanık olmanın zorunluluğu da çok açıktır. Çünkü zeki olmayıp gaflet içerisinde bulunsalar ümmetlerine delil ortaya koyamazlar ve onlara doğru yola ikna etmek için güzellikle mücadeleye güç yetiremezler. Bu ise kendilerinin gönderilmesindeki "doğru yola iletme" amacına zıt olduğu için, yüce peygamberlik makamına uygun düşmez. Bundan dolayı gaflet ve uyanık olmama vasfının onlar için imkânsız olması gerekir. (Manastırlı İsmail Hakkı, Telhîsu’l-Kelâm fî Berâhîni Akâidi’l-İslam, s.166)





