Discover
Mevlana Takvimi
2329 Episodes
Reverse
İyiliği emredip kötülükten alıkoymak farzdır. Özürsüz onu bırakan Yüce Allâh (c.c.)’a karşı gelmiş olur. Yüce Allâh (c.c.) buyuruyor ki: “İçinizden sizi hayır yapmaya çağıracak iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun.” (Al-i İmran s. 104) Bu Âyet-i Celile iyiliği emredip, kötülükten alıkoymanın (emr-i maruf; nehy-i münkerin) farz olduğunu gösteriyor. Fakat farz-ı kifâyedir. Yani bir kısım insanların bununla uğraşması yeterlidir. Ama hiç kimse tarafından yapılmaması halinde bütün insanlar günâh işlemiş olur.
Yüce Allâh buyuruyor ki: “Yurtlarından haksız yere çıkarılanlara, biz yeryüzünde yer verirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” (Hac s. 41) Yukarıdaki Âyet-i Celile’de iyiliği emredip, kötülükten alıkoymayı, namaz ve zekâtla beraber bildiriyor ve din sahiplerini bu vasıtasıyla tanıtıyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“İyiliği emredin ve kötülükten alıkoyun. Eğer bunu yapmazsanız Yüce Allâh en aşağılık kavmin insanlarını size musallat eder. O zaman sizin iyiliklerinizin duâsı da kabul olmaz.”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) rivaâyet ediyor: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Günâh işleyip de iyileri tarafından günâhtan alıkonmayan insanlara, Yüce Allâh en kısa zamanda hepsini kaplayan bir azap gönderir.”
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Bütün iyi işler, Allâh (c.c.) yolunda savaşma yanında denizde bir damla gibidir. Allâh (c.c.) yolunda savaşmak da iyiliği emredip kötülükten alıkoyma yanında bir damla su gibidir.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Herkesin söylediği sözün cezası kendinedir. Yalnız iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma ve Yüce Allâh’ı anma bunun dışındadır.”
(İmâm Gazâlî, Kimya-i Saâdet, 327.s.)
Resûlullâh (s.a.v.)’in amcası Ebû Tâlib; dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra çocuk iken Resûlullâh (s.a.v.)’in bakımını üstlendi. Resûlullâh (s.a.v.) gençlik dönemine girdiği sıralarda amcası Ebû Tâlib ile birlikte ticaret yaptı. Daha sonra Hz. Hatice (r.anhâ)’nın ticaret işlerini yürüttü. Resûlullâh (s.a.v.) evleneceği zaman Hz. Hatice (r.anhâ) ile nişanlanmasını tebrik ederek Hz. Hatice (r.anhâ)’nin mehirini kendi malından verdi. Resûlullâh (s.a.v.)’e peygamberlik gelince Ebû Tâlib onu ciddi bir şekilde savundu. Onun bu duruşu kendisini İslâm tarihinde önemli bir şahsiyet yapmıştır. Ebû Tâlib, Resûlullâh (s.a.v.)’i tam manasıyla koruyan kişi olmuştur. Ebû Tâlib halkı arasında nüfuzu ve üstün yeri olan bir kimse idi. İslâm düşmanlarının onu çiğneyip Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşması mümkün değildi.Kureyş kâfirleri Ebû Tâlib’e gelerek ondan yeğenini susturmasını istiyor, putlarına hakaret edip dinlerine dil uzatmasına son verdirmesini istiyorlardı. Ebû Tâlib bu isteği kâbul etmemişti. Bir keresinde ona gelen heyet haykırarak şunları söylemişti: “Ey Ebû Tâlib! Sen içimizde şerefi ve yeri yüksek, aynı zamanda yaşı ilerlemiş birisin. Bizler kardeşinin oğlunun faaliyetlerine son verdirmeni istedik. Fakat sen bunu yapmadın. Bizler babalarımıza dil uzatılmasına düşüncelerimizin aptalca olduğunun söylenmesine asla sabretmeyeceğiz. Sen isteklerimizi yerine getirmezsen sana ve yeğenine saldıracağız. İki taraftan birisi mahvedilip yok olana kadar…” Ebû Tâlib’e yapılan bu tehdit bir fayda sağlamadı. O kesinlikle yeğenin tarafında yerini aldı. Onun şu şiiri onun durumunu anlatmaktadır: “Vallâhi onların hiçbiri ulaşamaz asla sana. Yer altına gömülüp yastık olmayınca toprak bana.”(Muhammed Mütevelli Şaravî, Cennetle Müjdelenen On Sahâbî, s.111-112)
Receb-i Şerîf’te Okunacak Duâ: Bi’smi’llâhi’rrahmâni’rrahîm Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Receb-i Şerîf boyunca günde 100 def‘a okunması fazîletlidir.)
Receb-i Şerîf Duâları: İlk on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- hayyil- gayyûm”İkinci on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- samed”Son on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l ğafûri’r-rahîm”Şa‘bân-ı Şerîf’te Okunacak Duâ: Allâhümme bârik lenâ fî Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Şa‘bân-ı Şerîf boyunca günde 100 def‘a okunmasında fazîlet vardır.)
Şa‘ban-ı Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh”Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh”
Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak Duâlar: İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn” İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”Son on (10) gün:“Yâ ‘atîka’r- rikâb”1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.2. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gecesi Fetih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden biizni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur.3. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.4. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.42)
Şâfii mezhebinde kazası olan kişinin nafile namaz kılması her ne kadar sahih olsa da haramdır. Bunun için kazası olan Şâfii kardeşlerimizin nafile yerine kaza namazlarını kılmaları gerekmektedir. Üzerinde kaza namazı olduğunu gerekçe yaparak nafile kılmayıp o vakti kaza namazıyla geçirmemek de şeytanın kişi üzerindeki hilelerinden biridir. Zira Şâfii mezhebinde üzerinde kaza namazı olan kişinin nafile namazla meşgul olması caiz olmadığı gibi fuzuli diğer işlerle de meşgul olması caiz değildir. Bilakis ihtiyaç dışı tüm vakitlerini kaza namazıyla geçirmesi gerekir. Şâfii kaynaklarından Fethu’l-Mu’ın, İbn Hacer (rh.a)’den şunu nakletmektedir: "Zahir olan şudur ki; kaza borcu olan kişinin yeme-içmesi, çoluk çocuğunun maişetini temin için harcadığı vaktin haricini yani haceti asliyesinin dışındaki tüm vakitlerini kaza namazlarıyla geçirmesi lazımdır. Bu vakitlerde başka şeyler ile meşgul olması caiz olmadığı gibi nafile namazlarla meşgul olması da haramdır. Ancak uyuyakalmak gibi bir özürden dolayı namaz kazaya kalmışsa bunun kazasında acele etmek menduptur, vacip değildir. Buna göre Şafii mezhebine mensup olan bir kardeşimize sünnetleri kıl dendiğinde kaza borcum var demesi doğrudur. Fakat burada doğru olmayan bir şey vardır ki; o da, bu vakitleri kaza kılmaksızın geçirmesi caiz değildir. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.50-51)
İmâm-ı Âzam (r.a.) şöyle söylerdi: "Herhangi bir meselede Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den bir hadis gelirse "baş ve gözümüz üzerinde" deriz. Ashâb-ı Kirâm (r.a.)’den birkaç söz gelse Kitap ve Sünnet’e daha uygun bulduğumuzu seçeriz. Ama bir meselede hadis ya da sahâbe sözü bulamazsak, tâbiîleri taklit edemeyiz, belki biz de onlar gibi ictihat etmek durumundayız." Her şeyden önce Hz. İmâm (r.a.), gece ibâdetini (teheccüd) ihmâl etmezdi. Bu onun güzel hasletlerindendir. Bir gün yolda yürürken: "İşte bütün geceyi ibâdetle değerlendiren Ebû Hanîfe (r.a.) geçiyor" diyen bir kişiyle karşılaştıktan sonra gecelerini tamamen ibâdet ve tâatle geçirmeye başladı. "Bende bulunmayan güzel bir hasletle nitelendirildiğim için Râbbim’den hayâ ederim" dedi. Nadr b. Şümeyl (r.âleyh) demiştir ki: "İnsanlar fıkhın gerçekliğini unutup uyku hâlinde idiler. Ebû Hanîfe (r.a.) bu ilmin yöntemini belirleyip düzene koyarak halkı güçlükle uyandırdı." Bazı selef âlimleri: "Mekke-i Mükerreme’de bulunduğumuz sırada hem Mescid-i Haram’da namaz kılıp tavâf etmek hem de insanların bütün meselelerini hâllederek fetva vermek konusunda Ebû Hanîfe (r.a.) gibi sabırlı ve gayretli bir kimse görmedik" demişlerdir. Müçtehit imâm ve büyük âlimlerden sayılan birçok kişinin İmâm-ı Âzam (r.a.)’den ders alması da büyük bir şeref ve fazîlettir. Büyüklük ve üstünlükleri herkesçe kâbul edilen Abdullah b. Mübârek, Mâlik b. Enes, Leys b. Sa‘d, Mis‘ar b. Kidâm ile Ebû Yûsuf, Muhammed b. el-Hasan, İmâm-ı Züfer (rh.a) gibi pek çok kimse İmâm-ı Âzam (r.a.)’den ilim öğrenmiştir. (İbn Hacer el-Heytemî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) Hayatından Râbbânî Esintiler, s.54-55)
Bir adam peygamberlerden birini herhangi bir şeyle ayıplamış olsa kâfir olur. Bir kişi Kurân’dan bir ayeti maskaralık şekli üzere (alay ederek) okusa kâfir olur. (Fetevay-i Zahiriye) . Bir adam gerçekten Kuran mahlûktur yani yaratılmıştır demiş olsa ve bu şekilde itikat etse kâfir olur. Bir kişi Allâh Kurân’da bilmem ki şunu neden zikretti demiş olsa kâfir olur. Yine bir kişi çalgı çalmak üzere Kurân-ı Kerîm’i okumuş, olsa kâfir olur. Cenabı Allâh’ın kelâm-ı mübârekini kendi sözü gibi kullanan kimse kâfir olur. Bir kimse oğlunun zevcesi ile nikâhlanmayı caiz kâbul ederse kâfir olur. Bir adam şer’i ilimlerini gerekli bulmayarak ben ömrümün bidayetimde ilimle meşgul olmadım, diye istihfaf etse kâfir olur. Bir adam; cahil kimse, âlim kimseden iyidir, hayırlıdır demiş olsa tekfir olunur. Bir kimsenin yanında meşru ilimden bir şey bahis mevzu edilse; bir kimse ilmi için küçümseyerek tereddüt ve şüphe ile o hiç bir şey değildir demiş olsa tekfir olunur". (Sugra). Bir kimse mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinse kâfir olur. Ancak dünya işlerinde bir takım önemli hususlar için girişimlerde bulunmak müstesnadır. Bir kimse Kâbe Arapların olsun, bize lâzım değil dese kâfir olur. Bir kimse Kur’an çöl kanunudur, bir işe yaramaz dese kâfir olur. Müslüman bir kimse paskalya olduğu zaman, kâfirlere paskalyanız mübarek olsun demiş olsa bu müslüman kimse tekfir olunur. Tecdid-i imân ve tecdid-i nikâh lâzım gelir. (Behçe). Bir kimse öfke ve şaka ile küfrü ikrar ederse kâfir olur. (Muhtelif Fetva Kitapları)
Barsisa gece gündüz Allâh'a ibadet eden bir zahittir. Hastaları suya okuyup üfleyerek iyileştirebilir ve şöhreti zamanla yayılır. Tüm hekimler işsiz kalır. Şeytan, Barsisa'yı nasıl yoldan çıkarabileceğini düşünür. Küçük oğlu bu işi üstlenir ve Barsisa’yı altınla azdıramayacağını anlar. Genç ve güzel bir kadının daha iyi bir tuzak olduğunu düşünür. Uygun bir kadın ararken padişahın kızını bulur ve onu deli eder. Kızın hastalığına hekimler çare bulamaz. Şeytan’ın oğlu zahit kılığına girerek, kızın ancak Barsisa tarafından iyileştirilebileceğini söyler. Padişah kızını Barsisa’ya gönderir. Şeytan’ın oğlu kızı terk eder ve Barsisa'nın güvenini kazanır. Kızın beynine tekrar girip padişaha, Barsisa iyileşene kadar kızın yanında kalmasını söyler. Kızı Barsisa'ya bırakırlar. Uzun zaman sonra Barsisa kıza aşık olur ve birlikte olurlar. Kız hamile kalınca Barsisa çaresiz kalır. Şeytan’ın oğlu, kıza öldürüp gömmesini önerir. Barsisa başka çare bulamayınca kızı öldürüp gömer. Şeytan’ın oğlu padişaha kızının iyileştiğini söyler. Padişah Barsisa'ya gidip kızını ister, ancak öldüğünü ve gömüldüğünü öğrenir. Şeytan’ın oğlu padişaha, kızın hamile kaldığını ve Barsisa’nın onu öldürüp gömdüğünü söyler. Padişah, Şeytan’ın gösterdiği yeri kazar ve kızın cesedini bulur. Barsisa yakalanıp darağacına götürülür. Şeytan’ın oğlu insan kılığında görünerek Barsisa’ya secde ederse onu kurtaracağını söyler. Barsisa çaresizlikle "Sana nasıl secde edebilirim ki boynumda ip var" der. Şeytan "Secde etmek için başını sallasan yeter" der. Barsisa başını sallar ve infaz gerçekleşir. Böylece Barsisa son nefesini kafir olarak verir. (Mevlana, Mecalis-i Seb’a)
Ebû Zer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.)’e: "Ey Allâh’ın Resûlü! Zenginler bütün sevapları alıp götürdüler, bize bir şey bırakmadılar. Zirâ onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyor, ayrıca mallarının fazlasından sadaka veriyorlar. Bizim durumumuz ne olacak?" diye soruldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurdu: "Allâhü Teâlâ size sadaka verme imkânı bağışlamadı mı sanıyorsunuz? Her "sübhânallâh" demek sadakadır; her "elhâmdülillâh" demek sadakadır; hattâ eşinizle yatmanız bile sadakadır." Bunun üzerine: "Ey Allâh’ın Resûlü! Cinsel arzusunu tatmin eden birine bundan dolayı sevap mı var?" denildi. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir kimse bu ihtiyacını haram yoldan giderseydi, günâh işlemiş olmayacak mıydı? İşte bundan dolayı, insanın cinsel ihtiyacını helâl yoldan gidermesinde de elbette sevap vardır." Yüce Râbbimiz, yaptığımız her iyiliği sadaka kâbul ediyor; yaptığımız her güzel şeyden dolayı bize sadaka vermiş gibi sevap yazıyor. Güzel dinimiz, zengin fakir her insanın sadaka sevâbı kazanacağını söylüyor. İnsan, bir mârifeti varsa çalışır, iş yapar; yoksa amelelik yapar, para kazanır, böylece darda zorda kalana yardım eder; bunları yapamıyorsa, yapabilene akıl verir, iyilik yollarını gösterir. Şayet bunu da yapamıyorsa, o zaman kimseye zarar vermemeye çalışır. Oturduğu yerden tesbih çeker, sübhânallâh der, elhâmdülillâh der, Allâhü Ekber der, Lâilâhe illallâh der, bunların hepsi ona sadaka vermiş gibi sevap kazandırır. Hatta insanın eşiyle berâber olmasına, böylece haramlardan korunmasına bile sadaka sevâbı kazandıran dinimiz ne güzel bir dindir. (İmâm Buhârî, Edebü’l-Müfred, c.1, s.255)
Şevvâl ayında altı gün oruç tutmak, sahîh hadîs ile sabittir. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutup, ardından Şevvâl ayından da altı gün oruç tutarsa, bir yıl oruç tutmuş gibi olur”. Ebû Eyyûb (r.a.) buyurur ki, Resûlullâh (s.a.v.)’den “Bir gününe on gün mü?” diye sordum: “Evet” buyurdu. Abdullah ibni Ömer (r.a.) rivayeti ile bildirilen hadîs-i şerîfte: “Ramazan-ı Şerif ayı orucunu tutup, ardından Şevvâl ayında altı gün daha oruç tutan, günâhlardan, anadan doğduğu gün gibi sıyrılır, kurtulur” buyuruldu. Bu altı gün orucu tutmanın hikmetini, Allâh (c.c.) bilir, ama şöyle olsa gerektir: Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bir sevâb işleyene, on sevâb verilir” buyuruyor. Buna göre, Ramazan-ı Şerîf için otuz güne, üç yüz günlük sevâb yazılır. Şevvâl ayındaki altı gün oruç da altmış gün yazılır. Böylece üç yüz altmış gün, ya’nî bir yıl oruç tutmuş gibi olur. İşte sevâb bakımından bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevâba kavuşur. Bir hikmeti de şu olsa gerektir ki, Allâhü Teâlâ her iki cihânı altı günde yaratmıştır. Nitekim Allâhü Teâlâ: “Muhakkâk Râbbiniz, o Allâh’dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı” (A’raf s. 54) buyuruyor. Bütün bunlar, bizim yararımıza yaratılmıştır. O halde, Şevvâl ayında altı gün oruç tutmamız, o fayda ve iyiliklerin şükrü olarak, bize sünnet olmuştur. Bitişik tutulabileceği gibi ayrı ayrı da tutulabilir. Bitişik tutmak, ya’nî Ramazan bayramı olan Şevvâl’in birinci gününün akabinde, ikinci gün başlayıp, yedinci gün bitirmektir. Bunda iyiliğe acele etmek vardır. Nitekim Allâhü Te’âlâ: “Hayır işlerinde yarışırlar” (Âl-i İmrân s. 114) buyuruyor. Bâzı âlimler de, “Şevvâl ayının her on gününde ikişer gün oruç tutmalıdır” demişlerdir. (Muhammed Rebhâmi, Riyadü’n-Nâsihîn, s.257)
Peygamberimiz (s.a.v.) Hicrette Medine-i Münevvere’ye gelince bu şehrin halkının senede iki bayramları olduğunu gördü. Onlara, “Allâhü Teâlâ size bu iki bayramın yerine onlardan daha hayırlı iki bayram ihsân etti” (Buhari) diye müjdeleyip o günlerin ramazan ve kurban bayramları olduğunu haber verdi. Kurban Bayramı’nın birinci gününden önceki güne arefe günü denilir. Ramazan Bayramı’nda da arefe denmesi âdettendir. Bayram günlerinde Müslümanların birbirlerini tebrik etmeleri, birbirleriyle müsafaha etmeleri ve birbirleri için duâ etmeleri mendub (yapılması uygun olan şey)’tur. Cuma Namazı için aranan şartlar bayram namazları için de geçerlidir. Hutbenin dışında, Cuma Namazı’nın şartlarını taşıyan kimseye bayram namazları vâcibtir. Bayram Namazı hutbesi sünnet olup namazdan sonra okunur. Ramazan Bayramı günü tatlı bir şey yemek ve yenilen şeyin tek olması mendubtur. Bulunabilirse, en güzeli hurma yemektir. Tatlı bir şeyi, fecirden (tan yeri ağardıktan) sonra, evden çıkmadan önce yemelidir. Bundaki hikmet, bununla ilgili emri bir an önce yerine getirmektir. “Resûlullah (s.a.v.) Ramazan bayramı günü birkaç hurma yemeden yemek yemezdi. Ve hurmaları tek adet yerdi.” (Buhari) Bayramla ilgili olarak şunları yapmak mendubtur: Sabah Namazı’nın ilk vaktinde veya daha önceden uyanmak. Dişlerini misvâklamak. Gusül abdesti almak. Güzel koku sürünmek. Beyaz olmasa da en güzel elbisesini giymek. Namaz kı lı n a c a k y e r e y ü r ü y e r e k git m e k. Gid e r k e n hı zlı y ü r ü m e k. (Daha önce vermemişse) yolda fitresini vermek. Bayram Namazı’ndan önce, Sabah Namazı’nı mahallesinin mescidinde kılmak. Bayram günlerinde sevinçli ve güler yüzlü olmak. Gücü yettiği kadar sadaka vermek. Namazdan dönerken başka bir yoldan dönmek. Peygamberimiz (s.a.v) böyle yaptığından, hem O (s.a.v.)’e uymak hem de hakkımızdaki şahitlerin çok olması için böyle yapılır. Çünkü, üzerinde sevâp işlenen yerler kıyamet günü sahibi hakkında şahitlik yapacaktır. (İbn-i Abidinzâde Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, s.349- 350)
Enes bin Mâlik (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte Nebi (s.a.v.): “Ramazân Bayrâmı gecesinde, Allâhü Teâlâ, Şehr-i Ramazân orucunu tutmuş olanlara ecir ve mükâfaatlarını verip bayrâm sabahı meleklere emreder. Onlar da yeryüzüne inip sokak ağızlarında, yol başlarında dururlar. İnsan ve cinden başka bütün yaratıkların işitecekleri bir sesle seslenirler. Ve “Ey Muhammed (s.a.v.) ümmeti! Azı kabûl edip, büyük karşılıklar ihsân eden ve büyük günâhları bağışlayan Râbbinize çıkınız” derler. Onlar da câmi ve mescidlere çıkarlar. Namâzlarını kılıp duâlarını ettiklerinde, Allâhü Teâlâ, onların her işini görür, görülmedik bir işleri kalmaz. Bütün günâhlarını mağfiret eder. Bu hâlde onlar mağfiret olunmuş olarak dönerler” (Tirmizi) buyrulmuştur. BAYRÂMLAR MUTLULUK GÜNLERİDİR Bayramlarda silâh oyunlarına ve yarışlara, izin vardır. Zîrâ dînimizde genişlik vardır. İslâm Dîni’nde bayrâmda, sevincini göstermelidir. Hattâ bu dînin belirtilerinden sayılmıştır. Rivâyet olundu ki Ebû Bekir (r.a.) teşrîk günlerinde Âişe (r.anhâ)’nın evine vardı. Ensârın kahramanlıklarını öven ve Bigâs gününde vâki olan harbin vasıflarını anlatan destanlar söylüyorlardı. Resûlullâh (s.a.v.) bir elbise ile örtünmüşlerdi. Ebû Bekir (r.a.) onları sert söz ile men etti. Resûlullâh (s.a.v.) mübârek yüzünü açıp: “Yâ Ebâ Bekr! Onları bırak. Bu bayrâm günleri sevinç, sürûr günleridir” buyurdular. Diğer bir rivâyette: “Yâ Ebâ Bekr! Her kavmin bir bayrâmı vardır. Bu da bizim bayrâmımızdır” buyurmuşlardır. (Buhari) Buradan anlaşılıyor ki bayrâm günlerinde sevinçli olmak, bu sevinci dışa vurmak, İslâm Dîni’nin özelliklerindendir. Bayram günleri, yâni teşrik günleri (Ramazân Bayrâmı’nın 1. günü ve Kurban Bayrâmı’nın 4. günü) oruç tutulmaz. Çünkü Allâhü Teâlâ’nın ziyâfet günleridir. (Seyyîd Alîzâde, Şir’at’ül İslâm, s.149)
1915 Mart’ı öncesinde Çanakkale’nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlanınca başkentin İstanbul’dan Konya’ya nakledilmesi gündeme geldi. Konuyu eski hükümdara yani bu milleti 33 sene idare etmiş olan Abdülhamîd Hân-ı Sânî’ye arz etmek üzere bir heyet oluşturuldu. Ercümend Ekrem Bey bu hadiseyi şöyle aktarır: “Bu heyette olan Talat Bey bu durumu Sultan Abdülhamid Hâna bildirdi. Sultan Abdülhamid Hân, Talat Beyi sonuna kadar soğukkanlılıkla dinledi. Talat Bey susunca, Abdülhamid Hân keskin bakışlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra dedi ki: “Şevketli biraderimin bastığı yerlere dahi bağlılığımı arz ederim. Ancak endişeleri tamamen yersizdir. Eğer dokunulmamış ise, ben zamanında Çanakkale’yi fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Amma farz edelim ki öyle bir felaket başa geldi. O halde hükümdarın yapacağı şey tacını tebaasını terk ederek kaçma zilleti değil, sarayındaki payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih, bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Konstantin’den aşağı kalamayız. Zat-ı Şahane’ye böylece arz edin. Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar, düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!” Bizler de sarayın merdivenlerinden kös kös inip Dolmabahçe’ye doğru yola çıktık. Yolda derin derin düşüncelere dalmış olan Talat Paşa bir ara bize dönerek: “Aldık mı payımızı?” dedi.” (Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi, c.4, s.244)
Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi: "Bir adam Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)’e geldi ve: "Dün gece beni sokan akrep yüzünden ne büyük acılar çektim" dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurdu: "Şayet akşamleyin: "Eûzü bikelimâtillâhit tâmmâti min şerri mâ halâk. (Yarattıklarının şerrinden Allâh’ın mükemmel kelimelerine sığınırım)" deseydin o sana zarar vermezdi." Bir başka rivayete göre, akrebin bir adamı soktuğu ve onun çok ıstırap çektiği haber verilince Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şayet akrebin soktuğu adam üç defa: "Eûzü bikelimâtillâhit tâmmâti min şerri mâ halâk. (Yarattıklarının şerrinden Allâh’ın mükemmel kelimelerine sığınırım" deseydi akrep ona zarar vermezdi." Osmân ibni Affân (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim her sabah ve her akşam üç defa şöyle derse, ona hiçbir şey zarar vermez: "Bismillâhillezî lâ yedurru measmihî şey’ün fil ardı ve lâ fissemâi vehüves semîul alîm. (İsmi anıldığında, yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allâh’ın adıyla. O, her şeyi duyar ve her şeyi gerçek mâhiyetiyle bilir.)" Bu duâdan faydalanabilmek için, her şeyden önce, "Allâhü Teâlâ’nın ismi anıldığında, yerde ve gökteki hiçbir varlığın kendisine zarar veremeyeceğine" gönülden inanmak gerekir. Sünen-i Ebî Dâvûd’daki rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu zikri sabahakşam üçer defa okuyan kimseye ansızın bir musîbet gelmeyeceğini söylemiştir. (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.221-223)
Fitre Sadakası, Ramazan Ayı’nın sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisâb miktarı bir mala sâhib bulunan her Müslümân için verilmesi vâcib olan bir sadakadır. Fıtır Sadakası, buğdaydan yarım sâ’; hurma, kuru üzüm ve arpadan bir sâ’ verilir. (yaklaşık 3120 gram) Fıtır Sadakası, sevâb için verilen yaratılış ikrâmı demektir. Bu bir yardımlaşmadır, Orucun kabûlüne ve can çekişme ile kabir azâbından kurtuluşa bir yoldur. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayrâm gününün sevincine katılmalarına bir yardımdır. Bu yönü ile fitre sadakası, insanlık için bir hayır ve bir görevdir. Fitre Sadakası, bayramdan önce verilirse fakîrler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. Bayramdan sonraya bırakılması ile bu sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir. Bir kimse, kendi zevcesinin ve akıl sağlığı yerinde büyük evlâdının fitre sadakasını vermekle yükümlü olmaz. Çünkü bunlardan her biri kendi başına tasarruf hakkına sâhib mükellef kimselerdir. Onun için bunlardan her biri nisâb miktarı mala sâhib ise zekâtını kendi malından vereceği gibi, fitre sadakasını da kendi malından vermekle yükümlüdür. Aynı zamânda sadakalarda bir ibâdet mânası vardır. Koca, zevcesine âit bir ibâdet görevini yüklenmek için evlenmemiştir. Ramazânda bir özür sebebiyle oruç tutamayan kimseye de fitre sadakasını vermek vâcibdir. (Hasta, yolcu ve takatsiz kalmış ihtiyar gibi.) Fitre Sadakası, zekât gibi niyet edilerek fakîrlerin mülküne geçirilir. Yemek ikrâmı şeklinde verilemez. Bu niyet, malı ayırırken yapılabileceği gibi, fakîre verirken de yapılabilir. Ancak fakîre bunu verirken fitre olduğunu söylemek gerekmez. Ayrıca fitre sadakası, yükümlünün bulunduğu yerdeki fakîrlere verilmelidir. (Ancak kişi, bulunduğu yerde verecek fakîr bulamıyorsa başka yere göndermesi mekrûh değildir.) (Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s. 379-381)
Resûlullâh (s.a.v.): “Ben size, Kadir gecesini aramak isteyene, Ramazân-ı Şerîf’in son on gününde, yirmiyedinci gecesine başvurmanızı söylerim” buyurdu. Şöyle de bildi rildi: İbn-i Abbâs (r.a.) Ömer bin Hattâb (r.a.)’e: “Ben tek gün lere baktım, içlerinde yedinciden daha uygununu görmedim” demiştir. (Gunyetü’t-Tâlibîn) Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyete göre Pey gamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kim inanarak, Allâh (c.c.)’dan sevâp umarak Kadir gecesin ibâdetle geçirirse, geçmiş günâhları afvedilir” buyurmuş lardır. (Buhari) Hz. Âişe (r.anhâ)’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Resûl-i Ek rem (s.a.v.)’e: “Yâ Resûlallâh! Kadir gecesine rastlarsam nasıl duâ edeyim? diye sordum. Resûlullâh (s.a.v.): “Allahümme inneke afüvvün tühıbbül afve fağfü annî (Allah’ım! Sen afvedersin; afvetmeyi seversin Benden sâdir olan günâhları da afvet!) diye duâ et” buyurdular. (Buhari) Süfyân-ı Sevrî (k.s.) der ki: “Kadir gecesi duâ ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir; Kur’an okuyup sonra duâ etmek daha güzeldir.” Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı Kerîm’i hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbîh, bir tehlîl, bir tahmîd söyleyen, benim yanımda, yedi yüz bin tesbih, tâhmid ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibâdetle geçirenden daha çok severim.” KADİR GECESİ NAMAZI Kadir gecesi 2 rekat namaz kılınır. Her rek’atte Fâtihâ’dan sonra 7 İhlas sûresi okunur. Namazdan sonra da 70 kez istiğfâr edilirse biiznillah mağfiret olunur. Bu gece bol bol “Subhanallâhi ve’l hamdulillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber” virdine devam edilmelidir. Ayrıca bu gece tesbih namazı kılınması fazîletlidir. (www.ibadettakvimi.org)
"Kadınların mehirlerini bir hak olarak gönül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekleriyle, o mehirlerin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin." (Nisa s. 4) Ayetteki zamir, mehire gider ve âyet, mehirden az bir kısmının bağışlanabileceğini ifade eder. Kadının, zorlanmak suretiyle değil, kendi rıza ve isteğiyle verdiği kısmın helâl olduğunu belirtir. Zorla, kötü yollarla elinden alınan mehir ise helâl değildir. “Afiyetle yiyin" ifadesinden, hanım tarafından, gönül rızasıyla verilen mehrin, caiz olduğu ve yenebileceği anlaşılır. Hatta burada, mübalâğa bile vardır. Öyleyse, hanımların kendi isteğiyle size hibe etmiş oldukları mehri, istediğiniz gibi harcayabilirsiniz. Âyette, ihtiyatlı davranmanın gerekli olduğuna işaret vardır. Çünkü bu hibe, gönül rızasına bağlı kılınmıştır. Bu, sebeple kadınlar, kocaları tarafından aldatılırsa yaptıkları hibeden geri dönmeleri caizdir, denilmiştir. Aynı zamanda âyette kadınlara iyi davranmaya, aradaki sevgi ve iyiliğin pekiştirilmesine, teşvik vardır. İnsanların en hayırlısı, ailesine en hayırlı olan ve çoluk çocuğuna en çok faydası dokunandır. Rivayet edildiğine göre kadının cihadı, kocasına itaat edip, iyi bir eş olmasıdır. Selef-i sâlihin dönemi kadınları, kocaları eve geldiklerinde karşılarlar ve şöyle derlerdi: “Merhaba ey benim ve evimdekilerin efendisi." Kocasının elbisesini sırtından alır ve ayakkabılarını çıkarırlardı. Kocasını üzgün gördüğü zaman, neden üzüldüğünü sorardı. Bu üzüntünün sebebi, ahiretle ilgili olursa: "Allâh iyiliğini artırsın", dünya ile ilgili olduğunda da: “Allâh ihtiyacını karşılama hususunda sana yeter" derlerdi. Hakikat ehli kişilere göre, sâlih kadının özellikleri şunlardır: Güzelliği, Allâh (c.c.)'dan korkması, zenginliği kanaat etmesi, süsü iffeti, yani kötü ve bozucu şeylerden sakınması, farzlardan sonra yapacağı ibadeti, kocasına hizmet ve himmeti de, ölüme hazırlanmasıdır. (İsmail Hakkı Bursevi, Ruh'ul Beyân Tefsiri, Nisa s. 4)
Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere emanet ettiği emir ve vasiyetlerinden biri de; ezân okuyan kişinin ezânına, sünnete göre icâbet edilmesi lüzumudur. Başka ve boş şeylerle, mânâsız hareket ve sözlerle kendimizi oyalamayarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in getirmiş olduğu sünnete karşı bir terbiye ve edep dairesinde müezzinin söylediklerini söylemeliyiz. Yapılması icap eden her sünnetin, kendine göre bir özelliği ve vakti vardır. Meselâ: Müezzine icâbet etmenin vakti vardır, ilim öğrenmenin vakti vardır, tesbih çekmenin, Kur’an tilâvetinin vakti vardır. İmâm Buharî (r.âleyh)’nin rivayet ettikleri bir hadise göre "Şayet müezzinin sesini duyarsanız, o ne söylerse siz de onu söyleyin, ondan sonra bana salât ve selâm getirin; kim ki bana bir kez salât ve selâm getirirse Hâkk Teâlâ (c.c.) o kişiye on kez salât ve selâm göndermiş olur. Daha sonra da benim için vesile (derecesini) isteyiniz" buyurulmuştur. İmâm Ahmed (r.âleyh) şu hadisi rivayet ederler: "Ezân sesini duyan kimse "Ey Allâh’ım, ey bu faydalı namaz ve bu davetin sahibi Râbbim! Muhammed (s.a.v.)’e salât ve selâm eyle; bir daha kızmayacak şekilde bizden hoşnut kal" diye duâda bulunursa, Hâkk Teâlâ (c.c.) bu duâsını kâbul eder." Ebû Davud (r.âleyh) şu hadisi rivayet ederler: "Kim ki müezzinin sesini duyar, dediğini aynen tekrarlarsa, onun gibi ecir ve sevâb kazanmış olur." Bir rivayete göre de bu hadis şöyledir: "Müezzinin sesini duyan, dediğini olduğu gibi tekrar ederse, kıyamet günü o kişiye şefaatçi olmam vacip olmuştur." Hâkk Teâlâ (c.c.) daha iyisini bilir. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.77-78)
Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim (a.s.), Cenâb-ı Hâkk’a şunu sormuştur: "Ya Râbbî sana "El-hamdülillah" deyip hamdedenin mükâfaatı nedir?" Cenâb-ı Allâh: "El-hamdülillah şükrün hem başı hem sonudur." diye cevab vermiştir. Hakikat ehli şöyle demişlerdir: "El-hamdülillah" ifadesi şükrün başı olduğu için, Cenâb-ı Allâh onu Kur’ân’ın başlangıcı yapmış, yine bu şükrün sonu olduğu için, Cenâb-ı Hâkk onu cennetliklerin de son sözü kılmış ve "Onların duâlarının sonu, "Âlemlerin Râbbi Allâh’a hamdolsun" demeleridir." (Yunus s. 10) buyurmuştur. Hz. Ali (r.a.)’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Allâh (c.c.), aklı, ezelî ilminde saklı ve gizli bir nurdan yaratmış: ilmi onun canı; anlayışı onun ruhu; zühdü onun başı; hayâyı onun gözü; hikmeti onun dili; hayrı onun kulağı; acımayı onun kalbi; merhameti onun düşüncesi ve sabrı da onun karnı kılmıştır. Sonra akla, "konuş" denilmiş bunun üzerine o da: "Eşi, zıddı, misli ve dengi olmayan; izzetinden ötürü her şeyin zelil olduğu Allâh (c.c.)’a hamdolsun" demiştir. Bunun peşi sıra da Cenâb-ı Allâh: "İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, Benim katımda senden daha değerli olan bir mahlûk yaratmadım" buyurmuştur." Yine nakledildiğine göre, Hz. Adem (a.s.) aksırınca, "El-hamdülillah" demiştir. Böylece onun ilk sözü de bu olmuştur. Aklın ilk sözü "El-hamdülillah", Âdem (a.s.)’ın da ilk sözü yine "El-hamdülillah" olmuştur. Böylece, sonradan yaratılmışların ilki olan varlıkların ilk sözünün ve sonradan yaratılmışların sonuncusunun ilk sözünün bu kelime olduğu sabit olunca, şüphesiz Cenâb-ı Hâkk bu kelimeyi kitabının başlangıcı kılmış, "El-hamdü lillahi râbbi’l-alemin" buyurmuştur. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.398)
Gusletmiş olan kimse gusülden sonra kuru bir yer görmüş olsa guslü yenilemesi icap etmez, bilâkis oraya su dökmesi yeterlidir, ancak ıslak eli sürmek yeterli olmayıp muhakkak su dökmek gerekir. Eğer mazmaza veya istinşâk etmediğini gusülden sonra hatırlayacak olsa ağzına ve burnuna su verir, yeniden gusletmesi gerekli değildir. Sünnetsiz olan kimsenin, kendisi için meşakkatli olmaması hâlinde suyu, sünnet derisinin içine sokması icap eder, meşakkat bulunması durumunda ise bu gerekli değildir. Kadının başını yıkaması, herhangi bir özürden dolayı kendisine zarar verecekse başını yıkaması farz değildir, bu durumda başını yıkamaz, geri kalan yerleri yıkar. Gusledecek kadının saçı eğer örgülü değil ise başının tamamını yıkaması ve suyu, saç tellerinin aralarına ulaştırması gerekir; dolayısıyla saçında, suyun ulaşmadığı bir yer kalmış olursa gusül sahih olmaz. Fakat kadının saçı örgülü ise yalnızca suyu, saç diplerine ulaştırması gerekir ve saç örgülerini ıslatması icap etmez. Hamur, tırnakta kurumuş bir hâlde bulunur ve su altına ulaşmamış olursa gusül sahih olmaz, hamuru ovarak çıkarmak ve tırnağı yıkamak icap eder. Bir kimse bu şekilde almış olduğu gusülle namaz kılmışsa namazı iade eder. Gusleden kimsenin elinde veya ayağında çatlak olup oraya ilaç/merhem veya yağ sürmüşse bakılır; eğer suyu, çatlağa ulaştırmak kendisi için zararlı olacaksa suyu, yağ/ilaç üzerine akıtmakla gusül sahih olur; fakat zararlı olmayacaksa bu durumda gusül sahih olmaz. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.68-69)
Kadir Gecesi Ümmet-i Muhammed’e mahsûs inâyet-i İlâhiyyedendir. Cenâb-ı Hâkk bu mübârek geceyi büyük hikmetlere mebnî gizlemiştir. Bu geceyi aramak müstehâbtır. Bu gece senenin bütün gecelerinin en fazîletlisidir. Bu gecede işlenen bir hayır ve ibâdet, başka gecelerde yapılan ibâdetlerin bin tanesine eşittir. Nebî (s.a.v.): “Kadir gecesini Ramazân’ın son onunun tek sayılarında arayın.” buyurmuşlardır. (Buharî) Resûlullâh (s.a.v.) Ramazân’ın son on günü girdiği zaman kaftanını bağlar, (yani bütün kuvvetini sarf ederek, derlenip) gecesini ihyâ eder, âile ve fertlerine de öyle yapmalarını tenbîh ederlerdi. Kullar amellerine güvenmesinler diye Allâh (c.c.) Kadir Gecesi’ni tam olarak insanlara bildirmedi. Zîra amellerini bilmiş olsalar, biz bir gecesi bin geceden hayırlı olan Kadir Gecesi’nde hayırlı ameller işledik. Bu yüzden, “Allâhü Teâlâ muhakkak bizi mağfiret eyledi, katında bize dereceler ve cennet verildi” diyerek, bir daha hayırlı ameller yapmazlar. Allâhü Teâlâ’nın korkusundan emîn olup ümîdle taşkınlık yapıp helâk olurlar. Bâzıları, “Allâhü Teâlâ beş şeyi beş şeyde gizlemiştir: Rızâsını tâatte, gadâbını masiyyette, yanî günâhta, orta namâzını beş vakit namâzda, evliyâsını insanlar arasında, Kadir Gecesi’ni Ramazân ayında gizlemiştir” dediler. (Buharî) Bu fazîletli geceleri değerlendirmenin bir yolu da cemâate devâm etmektir. Nitekim Nebî (s.a.v.): “Yatsı Namâzı’nda cemâatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namâz kılmış gibi sevâb vardır. Yatsı ve Sabah Namâzları’nda cemâatte bulunan kimseye ise, bütün gece namâz kılmış gibi sevâb vardır” buyuruyor. (Tirmizî) “İnsanlar Yatsı Namâzı ile Sabah Namâzı’ndaki fazîlet ve sevâbı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka câmiye, cemâate gelirlerdi.” buyurmuşlardır. (Buharî) (Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunye’t-üt’tâlibîn, s.305)





