DiscoverMevlana Takvimi
Mevlana Takvimi
Claim Ownership

Mevlana Takvimi

Author: Mevlana Takvimi

Subscribed: 13Played: 197
Share

Description

Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
2211 Episodes
Reverse
İyiliği emredip kötülükten alıkoymak farzdır. Özürsüz onu bırakan Yüce Allâh (c.c.)’a karşı gelmiş olur. Yüce Allâh (c.c.) buyuruyor ki: “İçinizden sizi hayır yapmaya çağıracak iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun.” (Al-i İmran s. 104) Bu Âyet-i Celile iyiliği emredip, kötülükten alıkoymanın (emr-i maruf; nehy-i münkerin) farz olduğunu gösteriyor. Fakat farz-ı kifâyedir. Yani bir kısım insanların bununla uğraşması yeterlidir. Ama hiç kimse tarafından yapılmaması halinde bütün insanlar günâh işlemiş olur. Yüce Allâh buyuruyor ki: “Yurtlarından haksız yere çıkarılanlara, biz yeryüzünde yer verirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” (Hac s. 41) Yukarıdaki Âyet-i Celile’de iyiliği emredip, kötülükten alıkoymayı, namaz ve zekâtla beraber bildiriyor ve din sahiplerini bu vasıtasıyla tanıtıyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İyiliği emredin ve kötülükten alıkoyun. Eğer bunu yapmazsanız Yüce Allâh en aşağılık kavmin insanlarını size musallat eder. O zaman sizin iyiliklerinizin duâsı da kabul olmaz.” Hz. Ebû Bekir (r.a.) rivaâyet ediyor: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Günâh işleyip de iyileri tarafından günâhtan alıkonmayan insanlara, Yüce Allâh en kısa zamanda hepsini kaplayan bir azap gönderir.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Bütün iyi işler, Allâh (c.c.) yolunda savaşma yanında denizde bir damla gibidir. Allâh (c.c.) yolunda savaşmak da iyiliği emredip kötülükten alıkoyma yanında bir damla su gibidir.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Herkesin söylediği sözün cezası kendinedir. Yalnız iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma ve Yüce Allâh’ı anma bunun dışındadır.” (İmâm Gazâlî, Kimya-i Saâdet, 327.s.)
Resûlullâh (s.a.v.)’in amcası Ebû Tâlib; dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra çocuk iken Resûlullâh (s.a.v.)’in bakımını üstlendi. Resûlullâh (s.a.v.) gençlik dönemine girdiği sıralarda amcası Ebû Tâlib ile birlikte ticaret yaptı. Daha sonra Hz. Hatice (r.anhâ)’nın ticaret işlerini yürüttü. Resûlullâh (s.a.v.) evleneceği zaman Hz. Hatice (r.anhâ) ile nişanlanmasını tebrik ederek Hz. Hatice (r.anhâ)’nin mehirini kendi malından verdi. Resûlullâh (s.a.v.)’e peygamberlik gelince Ebû Tâlib onu ciddi bir şekilde savundu. Onun bu duruşu kendisini İslâm tarihinde önemli bir şahsiyet yapmıştır. Ebû Tâlib, Resûlullâh (s.a.v.)’i tam manasıyla koruyan kişi olmuştur. Ebû Tâlib halkı arasında nüfuzu ve üstün yeri olan bir kimse idi. İslâm düşmanlarının onu çiğneyip Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşması mümkün değildi.Kureyş kâfirleri Ebû Tâlib’e gelerek ondan yeğenini susturmasını istiyor, putlarına hakaret edip dinlerine dil uzatmasına son verdirmesini istiyorlardı. Ebû Tâlib bu isteği kâbul etmemişti. Bir keresinde ona gelen heyet haykırarak şunları söylemişti: “Ey Ebû Tâlib! Sen içimizde şerefi ve yeri yüksek, aynı zamanda yaşı ilerlemiş birisin. Bizler kardeşinin oğlunun faaliyetlerine son verdirmeni istedik. Fakat sen bunu yapmadın. Bizler babalarımıza dil uzatılmasına düşüncelerimizin aptalca olduğunun söylenmesine asla sabretmeyeceğiz. Sen isteklerimizi yerine getirmezsen sana ve yeğenine saldıracağız. İki taraftan birisi mahvedilip yok olana kadar…” Ebû Tâlib’e yapılan bu tehdit bir fayda sağlamadı. O kesinlikle yeğenin tarafında yerini aldı. Onun şu şiiri onun durumunu anlatmaktadır: “Vallâhi onların hiçbiri ulaşamaz asla sana. Yer altına gömülüp yastık olmayınca toprak bana.”(Muhammed Mütevelli Şaravî, Cennetle Müjdelenen On Sahâbî, s.111-112)
Receb-i Şerîf’te Okunacak Duâ: Bi’smi’llâhi’rrahmâni’rrahîm Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Receb-i Şerîf boyunca günde 100 def‘a okunması fazîletlidir.)  Receb-i Şerîf Duâları: İlk on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- hayyil- gayyûm”İkinci on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- samed”Son on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l ğafûri’r-rahîm”Şa‘bân-ı Şerîf’te Okunacak Duâ: Allâhümme bârik lenâ fî Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Şa‘bân-ı Şerîf boyunca günde 100 def‘a okunmasında fazîlet vardır.)  Şa‘ban-ı Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh”Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh” Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak Duâlar: İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn” İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”Son on (10) gün:“Yâ ‘atîka’r- rikâb”1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.2. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gecesi Fetih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden biizni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur.3. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.4. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur. (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.42)
İdris (a.s), insanlara hikmetli sözler ile pek çok nasihatta bulundu. Onun bu kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır:Akıllı kimse, sultanlara, âlimlere ve dostlarına hakaret gözü ile bakmasın! Yoksa sıkıntıya düşer, dinine zarar gelir, mürüvvetini yok eder. Akıllı kimse, hikmeti arar. Umumî bela ve musibetten dolayı boşuna ızdırap gösterip, kendisine zarar vermez. Akıllı kimsenin mertebesi yükseldikçe, tevazu artar. Akıllı kimse başkalarının ayıbına bakmaz. Kişinin ayıbını yüzüne vurmaz. Malı çoğaldıkça, mağrur olup ahlâkını bozmaz. Cahil, mertebesi yüksek olsa da, basiret ehlini hakîr ve aşağı görür. Akıllı kimsenin dünyadaki mertebesi ne kadar aşağı olsa da, basîret ehli yanında yüksektir. Bir kimse; adaletli devlet reisi, hükmü geçerli hâkim,tabib-i hâzık ve akarsu bulunmayan bir yerde yerleşse, canını ve malını zâyi etmeye çalışmış olur. İlim ve salih amele kavuşmak isteyen, cehaleti ve kötü işleri bıraksın. Nitekim her sanattan anlayan kimse, terzilik yapmak istediği zaman,onunla alâkalı aletleri alır, diğerlerine ait olanları bırakır. Âhiret ile dünya sevgisi bir arada bulunmaz. Duâ ettiğiniz zaman niyetiniz halis olsun, namaz ve oruçlarınızda da böyle yapınız! Yalan yere yemin etmeyiniz! Âdi ve düflük kazançlardan sakınınız! Âmirlerinize itaat ediniz! Büyüklerinize tevâzu gösterip, dillerinizden Allâhü teâlâya hamdi düşürmeyiniz! Hikmet, insan için hayattır. Kavuştukları nimetlerden dolayı insanlara haset etmeyiniz! Çünkü, insanlar bu nimetlerden az faydalanırlar. Kendisine yetecek miktardan fazlasını elde etmeye çalışanı hiçbir şey doyuramaz. Dostlar arasındaki hakiki sevgi, içinde bir menfaat temin etme ve kendisinden bir zararı def etme düşüncesi olmayanıdır. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi,s.66)
Takvâ, “haşyet” (tazim ve saygıdan ileri gelen korkma) manasınadır. Nitekim Allâhü Teâlâ “Ey insanlar, Râbbinizden ittikâ edin (korkun)” (Nisâ s. 1) buyurmuştur. “Hani, kardeşleri Nûh onlara, “İttikâ etmez misiniz” yani “Allâh (c.c.)’ı saymaz, Ondan korkmaz mısınız?” demişti.” (Şuarâ s. 106) buyurmuştur. Aynı sözü Hud, Salih, Lût ve Şu’ayb (a.s.e.) kavimlerine söylemişlerdir. Takvânın gerçeği, her ne kadar zikrettiğimiz şeylerse de, o, Kur’an’da aslî manası bazen imân, bazen tevbe, bazen taat, bazen günâhı terk ve bazen de ihlâslı olmak şeklinde yer almıştır. İmân manasında olmak üzere, Cenâb-ı Allâh, “Allâh onlara takvâ kelimesini yani tevhidi, gerekli kıldı.” (Fetih s. 26), “İşte onlar, Allâh’ın, kalblerini takvâ için imtihân ettiği kimselerdir.” (Hucurât s. 3), “Firavunun kavmine (gel): Onlar ittikâ etmezler mi?” (Şuarâ s. 11) yani “imân etmezler mi?” buyurmuştur. Tövbe anlamında ise, Hâkk Teâlâ, “Şayet beldeler halkı imân edip ittikâ etselerdi…” (A’râf s. 96) yani “tevbe etselerdi” buyurmuştur. Taat anlamında da, Hâkk Teâlâ, “Benden başka ilâh olmadığını duyurasınız.” diye… Öyleyse Beni sayıp itaat ediniz.” (Nahl s. 2) ve yine aynı surede “Allâh (c.c.)’dan başkasından mı ittikâ edersiniz?” (Nahl s. 52), “Ben, sizin Râbbinizim, öyleyse Ben’i sayıp itaat ediniz.” (Mü’minûn s. 52) buyurmuştur.Günâhı terketmek manasında ise, “Evlere kapılarından girin, Allâh (c.c.)’dan ittikâ edin.” (Bakara s. 189) yani, “Allâh (c.c.)’a karşı günâh işlemeyiniz.” buyrulmuştur. İhlâs manasındaki ittikaya gelince, Cenâb-ı Allâh, “Bu, kalblerin takvâsındandır” (Hacc s. 32) yani kalblerin ihlâsındandır ve aynı manada “Benden ittikâ edin, (yani bana karşı ihlâslı olunuz)” (Bakara s. 41) buyurmuştur.(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.444-445)
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayetle: Allâhü Teâlâ Hazretleri için mahsus bir takım melâike-i kiram vardır ki vazifeleri ehl-i zikri aramak için sokaklarda dolaşmaktır. Zikir yapan cemâati bulduklarında yekdiğerine nida ederek “Geliniz, aradığınız buradadır” diye toplanırlar. Tâ semâya kadar o mevkîyi kanatlarıyla çevirirler. Allâhü Teâlâ Hazretleri ehl-i zikrin ibâdetlerini meleklerden ziyâde bildiği halde meleklere hitaben :”Ey melâike! Benim kullarım ne diyorlar?” diye sual buyurur. Meiâike de : “Ya Râbbena! O kulların seni teşbih, tekbir, tahmid ve temcîd ediyorlar.” derler. Allâhü Teâlâ Hazretleri melâikeye hitaben: “O kullarım acaba beni gördüler mi ki?” buyurur. “Hayır Ya Râbb, vallâhi onlar seni görmediler” derler. Allâhü Teâlâ Hazretleri “Onlar beni görmüş olsalar nasıl olurlar?” buyurur. “Ya Râbb, onlar eğer görmüş olsalar daha şiddetle ibadet ederler.” Tekrar Allâhü Teâlâ Hazretleri: “Benden ne istiyorlar?” diye sorar. Melekler de: “Cennet istiyorlar.” derler. “Cenneti gördüler mi?” buyurur. “Ya Râbb! Vallâhi onlar cenneti görmemişlerdir.” “Eğer görmüş olsalar nasıl ederler?” buyurur. Melâike de: “Eğer cenneti görmüş olsalar cennetin talebinde ve ibâdetde daha hırslı olurlar. “Benim kullarım neden istiâze ediyorlar?” buyurur. “Cehennemden” derler. “Görmüşler mi?” buyurur. “Hayır ya Râbb! Onlar asla cehennemi görmemişlerdir.” “Benim kullarım cehennemi görmüş olsalar ne yaparlar?” buyurur. Melekler de: “Daha şiddetle havf ederler” derler.” Allâhü Teâlâ Hazretleri buyurur ki: “Ey melâikem siz şâhid olunuz ki ben o zikir meclisinde bulunanların günâhlarını afv ve mağfiret eyledim,” Melâikeden birisi: “Ya Râbb, o meclisde filânca bir kimse vardır ki başka bir haceti için gelmiş’” der. Allâhü Teâlâ Hazretleri de buyurur ki: “O meclisle hem-meclis olan şakî (bedbaht) olmaz.”(Zübdetü’l-Buhari) (Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Muhasebe-2, s.17)
Medine şehrini gördüğün zaman, Allâhü Teâlâ’nın, Nebi (s.a.v.)’e ayırdığı ve Nebi (s.a.v.)’in hicret ettiği bir şehir olduğunu, ilâhi emirlerin ve Nebi (s.a.v)’in bir çok sünnetinin burada meşru olduğunu, ölünceye kadar buradan düşman ile harb edip İslâm dinini ilân ettiğini, sonra kendisinin ve kendisinden sonra hilâfet vazifesini ifa eden iki dostunun Hz. Ebû Bekir ve Hz.Ömer (r.a.e.)’in türbelerinin de burada bulunduğunu hatırla. Sonra Nebi (s.a.v.)’in buralarda gezdiğini ve ayak basmadık bir yer bırakmadığını düşünerek o nisbette huşû ve huzur içinde yürü. Nebi (s.a.v.)’in kalbine Allâhü Teâlâ’nın ifaze ettiği büyük ilim ve marifeti ve Habibi (s.a.v.)’in adını yücelterek kendi ism-i şerifiyle bile andığını, konuşurken yüksek sesle de olsa Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e hürmetsizlik edenin amelini mahvettiğini düşün. Sonra, O (s.a.v.)’i görüp, sözünü dinleyen ve O (s.a.v.) ile konuşan Ashâb-ı Kirâmı (r.a.e.)’e Allâhü Teâlâ’nın büyük lütuflarını düşün. O (s.a.v.)’i ve Ashâbı (r.a.e.)’i göremediğine üzüntü duy. Sonra dünyada görmek şerefine nâil olamadığın gibi âhirette de görememek tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşün ve bu korkuyu hisset!Nebi (s.a.v.)’in mescidine vardığın zaman, buranın bir arsa iken, Allâhü Teâlâ’nın burasını Habibi (s.a.v.)’e ilk ve en üstün müslümanlara mescid olarak seçtiğini, ölü ve diri nice makbul müslümanların burada toplanıp namaz kıldıklarını düşün. Girmekle berâber Allâhü Teâlâ’nın seni de bağışlayacağını kuvvetle ümit et, huşû ve hürmet ile bu mescide gir. Ka’be’den sonra saygı değer en üstün makam burasıdır. Nitekim Dârânî (r.âleyh) şöyle anlatıyor: Üveys el-Karanî (r.a.) haccını yaptı ve Medine-i Münevvere’ye gitti. Mescidin kapısına gelince: “İşte Nebi (s.a.v.)’in türbesi buradadır” diye kendisine haber verildiğinde hemen bayılıp yere düştü. Ayıldığında “Beni buradan çıkarın. Nebi (s.a.v.)’in medfun bulunduğu bir beldede, benim için yaşama zevki olamaz” demiştir.(İmâm Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmiddîn, c.3, s.766)
Yemek yemenin farzları:1. Aç olmayacak kadar yemek,2. O yemeği yiyince ağzına lezzet gelmesini Allâhü Azimü’ş-şan’dan bilmek,3. Yediği zaman doymayı ve içtiği zaman kanmayı Allâhü Azimü’ş-şan’dan bilmek,4. Helalinden yemek,5. O yemeğin kuvveti geçinceye dek Allâhü Teâlâ’ya kulluk etmek,6. Kanaat etmek,Yemek yemenin sünnetleri:1. Pabucunu çıkarıp yemek,2. Diz çöküp yemek,3. Sofrayı aşağı kurmak,4. Sirke yemek,5. Âhirinde (sonunda) hâmd etmek,6. Yemeğe başlarken besmele demek,7. Yemek evvelinde tuz yemek,8. Arpa ekmeği yemek,9. Ekmeği eliyle parçalamak,10. Üç parmağıyla yemek,11. Önünden; yemek kabın kenarından yemek,12. Ekmek ufağını devşirmek,13. Kabı parmağıyla sıyırmak,14. Üç kere parmakların yalamak,15. Dişini kurcalamak,16. Lokmayı küçük almak,17. Çokça çiğnemek.Yemek yemenin mekruhları:1. Sol eliyle yemek,2. Yemeği koklamak,3. Pişmiş eti bıçak ile kesmek,4. Besmeleyi terk etmek.Yemek yemenin haramları:1. Karnı doyduktan sonra yemek (eğer misafir, yemek sahibi yemedikçe yemezse yahut sahurda kuvvet ziyade olsun diye olursa doyduktan sonra yemek caizdir),2. İsraf etmek,3. Haram li-gayrihi yani aslı harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebepten dolayı harâm olan şeyin evvelinde besmele demek -(ulema küfründe ihtilaf ettiler),4. Davetsiz yere gitmek,5. İzinsiz gayrın ekmeğini almak ve izinsiz gayrın bağına girmek ve meyvesini koparmak,6. Bedenine maraz (hastalık) olacak şeyi yemek,7. Altın ve gümüş tabaktan yemek,8. Riya (gösteriş) ile hazırlanmış yemekten yemek,9. Nezrettiği (adadığı) yemeği yemektir.(Mızraklı İlmihal, s.34)
Allâh (c.c.), insanın içinde öyle bir kuvvet yaratmıştır ki insan diğer insanların düşünce, fikir ve sözlerinin tesiri altında kalır ve hiç uğraşmadan, zahmet çekmeden, hatta farkına bile varmadan öteki insanların etkisi altına girer. Bu etki ve tesir, iyi de olabilir kötü de. Bunun için insan, berâber olduğu, konuşup görüştüğü kimselerin, iyi ahlâk sâhibi kimseler olmasına dikkat etmelidir. İyi kimselerle düşüp kalkmanın ve dostluğun faydaları pek çoktur. Buna mukabil fena kimselerle dostluk kurma- nın da her zaman zarar getirip fenalıklar doğurduğu muhakkaktır.Bizim burada iyi dediğimiz kimseler, zarûret miktarınca din ilmini ve dinî meseleleri bilen, inanç ve akîdeleri sağlam olan, şirkten, bid’atlerden ve dünyevî gösterişten uzak olup amellerine dikkat eden, namazlarına, oruçlarına ve zarûrî ibâdetlerine bağlı bulunan kimselerdir. Böyle kimseler, alışverişlerinde ve bütün muâmelelerinde temiz ve dürüst, helâl ve haram hususlarında çok dikkatli ve titiz davranan, mütevâzı, kimseyi incitmeyip zarar vermeyen, ihtiyaç sâhiplerini ve fakirleri hor görmeyen, ahlâkî iç temizliğine sâhip, Allâh (c.c.)’dan korkan ve O (c.c.)’a karşı muhabbet besleyen kimselerdir. Dünya işlerinde tamahkârlık etmez ve dünyaya göz dikmezler. Bunlar, din karşılığında dünyaya bağlanıp dünyevî huzur ve rahatı dîne tercih etmez, nâmus ve haysiyetlerini korur, darlıkta, bollukta ve her durumda sabır ve şükretmesini bilirler. Resûlullâh (s.a.v.)’e, “Arkadaşlarımızın hangileri daha hayırlıdır?” diye sorulunca, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Gördüğünüzde size Allâh (c.c.)’u hatırlatan, konuşunca amelinizi arttıran, yaptıkları da size âhireti hatırlatan kişidir.”(Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü’l Müslimîn-Müslümanın Günlük Hayatı, s.139)
Evliyânın büyüklerinden Mansûr el-Betâhî (r.âleyh) Hazretleri’nin vefatı yaklaşınca hanımı: “Efendi! Oğluna vasiyet et, onu yerine vekîl bırak” dedi. Mürşîd-i kâmil olan Şeyh Mansûr el-Betâhî (r.âleyh) Hazretleri: “Hayır, kız kardeşimin oğlu Ahmed Rufâî’yi yerime vekil bırakacağım” dedi. Hanımı çok ısrâr etti, ağladı. “Oğlumuz varken sen başkalarını, yerine “şeyh” tayin ediyorsun. Bizden sonra çocuklarımızın kıymeti kalmaz” gibisinden çok söylendi. O büyük zat, hanımını susturmak için, oğlu ile talebesi Ahmed Rufâî’yi yanına çağırdı. “Gidin bana biraz çiçek toplayın getirin” dedi. Gittiler. Oğlu, demet demet çiçekler getirdi. Her biri değişik renkteydi. İnsanın içini açıyordu. Hoş kokular saçıyordu. Ahmed Rufâî ise eli boş döndü. Boynunu büktü. Mahçûp bir edâ ile hocasının yanına geldi. Hocası: “Neden çiçek toplamadın” diye sordu. Üzüntülü bir şekilde cevap verdi: “Efendim! Elimi uzattığım her çiçek, Allâhü Teâlâ’yı tesbîh ediyordu, koparmaya kıyamadım.” Hanımı; bu hâli görünce şeyhliğin babadan oğula miras yolu ile geçen bir makam, mevki, saltanat ve mal olmadığını anladı. Sesini çıkarmadı. Isrârından vazgeçti.Ahmed Rufaî (r.âleyh) Hazretleri buyurdu: “Tarîkat, şeyhlik ve evliyâ olma derecesi, dede ve babadan kimseye miras kalmaz. Çalışmakla olur. İbâdetle olur. Gözyaşları dökmekle olur. Müslümânları sevmekle olur.” İmâm Râbbânî (k.s.) Hazretleri sahte şeyhler için şöyle buyurdu: “Ermeyen bir şeyhin çevresinde bulunmak, onunla sohbet etmek ve ona bağlanmak, zehirli bir kılıç ile yaralanmaktan daha beterdir. Zehirli kılıç, insanın maddî hayatını alır; sahte şeyhler, insanın mânevî hayatını öldürür.” Bunlara, yâni miras yoluyla şeyhlik makâmına oturanlara uymak uygun değildir. Bunlara uymak ve onlara mürid ve talebe olmak câiz değildir.(Misvâk Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.223)
İlk Câmi, Kuba Mescidi’dir. İlk gazâ, Bedir Gazâsı’dir.Bedir’de ilk şehit, Mihca (r.a.)’dır. Uhud’da ilk şehit, Abdullah bin Amr (r.a.)’dır. İlk îmân eden mü’min, Hz. Hatice (r.anhâ)’dır. İlk Müslüman olan çocuk, Hz. Ali (k.v.)’dir. İlk İslâm’a gelen köle, Zeyd bin Harise (r.a.)’dir. Müslümanların ilk karargâhı, Dâr-ül Erkâm’dır. İlk kılıç çeken mücahit, Zübeyr bin Avvam (r.a.)’dir. Düşmana ilk ok atan sahabî, Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.)’dir. İlk hac emrini Hz. Ebû Bekir (r.a.) vermiştir. Harem-i şerîfte ilk açıkta namaz kılan, Hz. Ömer (r.a.)’dir. İdamından önce 2 rekât namaz kılan, Hubeyb bin Adiy (r.a.)’dir. İlk tabut, Zeynep bint-i Cahş (r.anhâ) için yapıldı. İlk Medrese, Suffe’dir. (Mescid-i Nebi’nin yanındaki sundurma) İslâm’da ilk selâm veren, Ebû Zer-i Gıfârî (r.a.)’dir. Medine-i Münevvere’de ilk ezanı, Bilâl-i Habeşî (r.a.) okudu. İlk ata binen İsmail (a.s.)’dır. İlk zırh yapıp giyen Dâvûd (a.s.). İlk kütüphâne memuru, Hâlid bin Yezîd’dir. Filistin’e tayin edilen ilk kadı, Ubade bin Sâmid’dir. İlk kitap yazan müslüman, İbni Cüreyc (r.âleyh)’dir. İlk kütüphâne, Hz. Muâviye (r.a.) devrinde yapıldı. İlk İslâm tarihçisi İbni İshâk (r.âleyh)’dir. İlk İslâm tarihi yazan, Ebû Müsel Eş’arî (r.âleyh)’dir.İlk Cuma namazı, Kuba Mescidi’nde kılındı. Müslümanların ilk baş şehri, Medine-i Münevvere’dir. Mushaf-ı Şerîf’i ilk çoğaltıp dağıtan Hz. Osman (r.a.)’dir. İlk kadın şehit, Hz. Sümeyye (r.anhâ)’dır. İlk İslâm kadısı, Necran bölgesine tayin edilen Hz. Ali (k.v.)’dir. İlk erkek şehit, Hz. Yâsir (r.a.)’dir. İslâm’da ilk bayrak, Huneyn muharebesinde kullanıldı. Bu bayrağı, Efendimiz (s.a.v.) kendisi yaptı. Rengi siyahtı. Kur’ân-ı Kerîm’e ilk defa Mushaf ismini veren Hz. Ebû Bekir (r.a.)’dir. Emîr-ül Müminîn diye ilk önce isimlendirilen ve ilk kadı yani hâkim, Hz. Ömer (r.a.)’dir. İslâm’da 75 sene kadılık yapan Şüreyh bin Hâris Kindî (r.a.)’dır. Hz. Ömer (r.a.) zamanında ilk defa Kûfe’de onu kadı yaptı. Resûlullâh (s.a.v.) ilk sancak verdiği zat, amcası Hz. Hamza (r.a.)’dir.(www.mevlanatakvimi.com)
Bizi bu hâle getiren, ahlâkımızı Paris’in kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 126 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, ruh ve mukaddesat odamız… Ayasofya budur!126 yıl boyunca, dışardan Batı emperyalizmasının, içerden de onların sâdık ajanları sıfatıyla kozmopolitlerin, Yahudilerin, dönmelerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde; adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya’yı müzeye çevirmekle Türk’ün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu. Dâva ve gayesi bakımından üstün hükümdar, başbuğ ve aksiyon adamı Fatih, İstanbul’u fethedip onun kalbi Ayasofya’da namazını edâ ettiği zaman, Cenubî Fransa’da kırılmış, Viyana’da Batı’yı tekrar dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini eline geçirmişti. Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir. Onu İslâm kıskacına yerleştiren Fatih’dir ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamayanlardadır. Fatih’e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî gibi karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam aksiyonda en büyük hız payı, yine Fatih’indir. Tarihimizde, Fatih’ten başka her hükümdarın aksiyonu, isterse vatana eklediği toprak Fatih’inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemâl ve noksansızlık bakımından tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih’tedir ki, kendi zaman ve mekânına göre, dâva hedefi, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde göze çarpıyor.İşte bütün bunları sembolize eden de Doğu ve Batı dünyalarının kavşak noktası, cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya…(Necip Fazıl Kısakürek, MTTB Ayasofya Hitabesi)
İctihâd, aşağıda belirtilen özellikleri kendisinde bulunduran, ehliyetli ve muktedir kimsenin fürûa ait şer’î hükümleri, şer’î delillerden çıkarma konusunda güç ve kuvvetini bütünüyle sarf edip kullanmasıdır. Mutlak ictihâdın şartları şunlardır: Kur’ân-ı Kerîm ile hadîs-i şerîflerin sözlük anlamları için lügat, sarf, nahiv, meânî, beyân meselelerini ve kurallarını bilmelidir. Şer’î anlamları için de ayetlerin iniş ve vürûd sebeplerini bilmelidir. Şer’î hükümlerin bilinmesiyle ilgili hadislerin tamamını senetleriyle berâber iyice anlayıp kavramalıdır. Üzerinde görüş birliği sağlanmış kesin bir hükme aykırılık ortaya çıkmaması için ümmetin icmâ ettiği hususları bilmelidir. Aynen bunun gibi ret veya kâbul edilen kıyâsı birbirinden ayırâbilmek için kıyâs-ı fukahânın şartlarını, bölümlerini ve hükümlerini bilmek gerekmektedir. Ictihâdın bu derecesine “ictihâd-ı mutlak” ve “ictihâd fi’ş-şer’“ denir. Bu sınıfa, müstakil mezhep sahibi dört büyük imâm gibi müctehitler girmektedir.İkinci derecede, “müctehid fi’l-mezheb” olan kimseler bulunur. Bunlar İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed (r.âleyh) gibi müctehitlerdir.Bunlar usulde tâbi oldukları İmâm-ı Âzam (r.a.)’i taklit ederler.Üçüncü derecede, bir mezhep sahibi olan müctehitlerden rivayet edilmeyen meselelerde ictihâd eden “Ebû Bekir Hassâf, Ebü’l-Hasan Kerhî, Fahreddîn-i Kadıhânî (r.âleyh)” gibi kimseler yer alır. Bunlardan başka bir de tahrîc ashâbı vardır. Onlar mezhep sahiplerinden nakledilen mücmel (kısa ve özlü) sözleri açma, açıklama, ihtimâllerden birini belirleme yeteneğine ve gücüne sahiptirler. Ebû Bekir er-Râzî (r.âleyh) bunlardan biridir. Bir kısım tercih ashâbı da vardır. Onlar rivayetlerin en doğrusunu ve insanlar için en yumuşak ve kıyâsa en uygun olan sözleri seçerler. Ebü’l-Hasan Kudûrî (r.âleyh) ve Hidâye yazarı Burhâneddin el-Mergînânî (r.âleyh) gibi kimseler olup ictihâda yetkili değildirler.(Manastırlı İsmail Hâkkı, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) Hayatından Râbbânî Esintiler, s.43-44)
Harama bakmaktan kendini kurtarâbilmek için yoğun bir mücadeleye girmek gerekir. Şunu bilmelisin ki, insan üstün bir himmet ve zahmet olmadan sıradan bir şeyi bile elde edemez. Meselâ, bedensel bir hastalığa düştüğün zaman tatsız ilaçlar içmeye rıza gösteriyorsun. Neden? Hedefin iyileşmek olduğu için bu tatsızlığa katlanıyorsun. Ruhsal bir hastalıktan kurtulmak için daha fazla zorluğa katlanmanın gerekli olduğunu bilmelisin.Bu bilinci kazandıktan sonra harama bakmaktan kurtulmanın ilacı olarak şunlar söylenebilir:1. Harama bakma gibi bir durumla karşılaşırsan ilk önce şunu düşün: Bakacağın kadının, anne ve babası, senin bu durumundan haberdar olursa halin ne olur? Bunun için biraz korku veya utanmaya kapılacak olursan o zaman her şeyi hakkıyla bilen Râbbinin seni gördüğünü düşün! Sen, O (c.c.)’un verdiği nimetleri kullanarak onun huzurunda haram işlemektesin, utanman gerekmiyor mu?2. Cehennemin elim azabını hatırla!3. Eğer başka biri benim karıma veya kızıma böyle şehvet ve kem gözle bakarsa ve ben bunu fark edersem ne yaparım?4. Allâh (c.c.)’un bizi gördüğünü ve kıyâmet gününde herkesin önünde bunun hesabını soracağını tasavvur etmektir.5. Kalbinde günâha bir meyil hissettiğin zaman abdest alıp iki rekât namaz kıl, Allâh (c.c.)’dan af dile ve bu hastalıktan kurtulmak için duâ et. Kalbin günâha tekrar meylederse yine bunları yap. Bir günde birkaç defa aynı şeyleri yapmak zorunda kalabilirsin. Ancak sonraki gün mutlaka nefsinin zayıfladığını hissedeceksin. Üçüncü gün belki o harama karşı hiçbir istek oluşmayacaktır. Böylece yavaş yavaş harama bakma hastalığından kurtulacaksın. Çünkü namaz nefse ağır gelir.6. Harama göz diktiğin zaman şunu düşün: Bir hocan veya mürşidin seni bu hâlde görse yüzünü başka tarafa çevirmez misin? O hâlde Allâh (c.c.)’un gözetimi altında iken nasıl böyle bir harama düşebiliyorsun!(Misvâk Neşryat, Eşref Ali et-Tehanevî, Tehzibu’l Ahlâk, s.37-40)
Sultan Vahdeddin, I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılıp toprakları işgal edilen bir devlet devralmasına rağmen, işgal ve esaretin amansız şartlarına göğüs gererek batan devleti kıyıya çekme yükünü sırtlanmıştır. Bu gerçeğe, Saray Nazırı Avni Paşa’ya söylediği şu sözlerle parmak basmıştır: “Bize hükümdarlık değil, türbedarlık mukaddermiş. Vatan viraneye dönmüş, Anadolu ateş içindedir. Talih ve kaderim gereği maziden miras aldığım elim olayların içindeyim.” Son sığınağımız Anadolu’da istiklal meşalesini ateşletmiş ve vatanın kurtuluşunda büyük rol oynamıştır. İşgal ve esarete karşı paratoner vazifesi görüp, vatan ve milleti selamete çıkarmasına karşılık, maalesef tarihimizin en ağır şekilde itham edilen şahsı olmaktan kendini kurtaramamıştır. Bu duruma ilişkin Tarihçi Reşat Ekrem Koçu’nun tahlili gayet vecizdir: “Memleket felakete düştükten sonra işbaşına geçen, ağır sorumluluk yüklenen o kara bahtlı insanlar, tarihin sigorta lambalarına benzer. Kendilerinin yanması vatan ve milletin kurtulmasını temin eder.”Yaveri İsmail Hakkı Okday’ın naklettiği müşahedeler de tarihi kıymete sahiptir: “Padişahın arkadaşım Çopur Neşet Bey’le çalıştığımız odaya ikide bir uğradığına; Anadolu’da geçen Millî Mücadele’nin askeri durumlarıyla yakından ilgilendiğine ve bir askeri başarımızın kendisini son derece sevindirdiğine tarih huzurunda şahadet edebilirim. Sultan Vahdeddin, öyle sanıldığı gibi Millî Mücadele’mizin düşman orduları tarafından yok edilmesini katiyen arzulamaz; bilakis zaferi dört gözle beklerdi.”(İsmail Çolak, Zafer Dergisi, 533. Sayı, Mayıs 2021)
Musa (a.s.) bir gün “Yâ Râb! Kullarının sana sevgilisi hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh “Onların beni en çok zikredenidir” buyurdu. Musa (a.s.): “Yâ Râb! Kullarının en zengini hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh: “Kendisine verdiğim şeye en râzı olanıdır!” buyurdu. Musa (a.s.) “Yâ Râb! Kullarının en iyi hüküm vereni hangisidir?” diye sordu.Yüce Allâh: “İnsanlar hakkında kendisi için hüküm verdiği gibi hüküm verendir” buyurdu. Musa (a.s.) “Yâ Râb! Kullarının, sana karşı en haşyetlisi hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh “Onların beni en iyi bilenidir!” buyurdu. “İlâhî! Ben, sana nasıl şükredeyim ki, bana ihsan buyurduğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!” dedi. Yüce Allâh “Ey Musa! İşte sen şimdi bana şükrettin!” buyurdu.Musa (a.s.): “Ey Râbb’im! İyiliği emir, kötülükten nehy ve Allâh (c.c.)’a imân eden hayırlı bir ümmetin insanlar için ortaya çıkarılacağını Tevrat’ta yazılı buldum. Onları benim ümmetim yap!” dedi. Yüce Allâh “Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu. Musa (a.s) “Ey Râbb’im! Kendilerinden öncekiler kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, İncilleri (İlim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalplerinde (ezberlerinde) bulunan bir ümmeti, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!” dedi. Yüce Allâh: “Onlar, Ahmed’in ümmetidir!” buyurdu.(M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.96-98)
Orta Çağ’da Avrupa’lılar mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir “kemik evi”ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar.Bir kişi bütün gece bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık bile yapıyordu. Hatta bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor, aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakı- yordu. Buna “uyanma” nöbeti deniyordu.İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Orta Çağ’da Avrupa’daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa’da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yy’a kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü. 1600’lerde İstanbul’a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya’yaki bir konağa gönderilmişti.19.yy’da kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim’e taşınmalarına izin verilmişti.İnsan hakları ve demokrasi palavralarıyla bizi uyutmaya kalkan Batı’nın ilk önce kendi karanlık geçmişiyle yüzleşmesi gerekmez mi?(Prof. Dr. Erol Duren)
Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ) İslâm ile şereflenen ilk müslümanlardan. Habeşistan ve Medine’ye hicret eden ilk kafilede yer almış, çilekeş bir İslâm mücâhidesidir. Hudeybiye antlaşmasından sonra gösterdiği dirayet ve fetanetiyle, Efendimiz (s.a.v.)’e verdiği fikri desteği ile tanınan bir annemiz. Zekâsı, soyu, güzelliği, iffeti ve nezâketiyle Resûlullâh (s.a.v.)’e aile olma şerefine eren bahtiyarlardandır. Medine’ye hicreti çok sıkıntılı oldu. Müşrik akrâbaları, zevcesi Hz. Ebû Seleme (r.a.)’in Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ)’yı götürmesine müsaade etmeyip alıkoydular. Daha sonra Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ)’da hicret etti. Uhud Savaşında Hz. Ebû Seleme (r.a.) yaralandı ve vefatından önce hanımı için duâ etti: “Allâh’ım! Ümmü Seleme’ye benden sonra daha hayırlı ve onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasib et” dedi. Bir müddet sonra vefat etti. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz onun gibi mücâhide bir hanım sahabîsinin dört çocuğu ile ortada kalmasına gönlü razı olmadı. Hicri 4. yılın şevval ayının sonlarında Resûlullâh (s.a.v.) ile evlendi.Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ) annemiz asalet sahibi bir hanımefendi idi. Efendimiz (s.a.v.)’e karşı hep asîl davranışlar sergiledi. Hayatını zühd, takvâ ve ibâdetle geçirdi. Hanım sahabeler arasında fıkhı en iyi bilenlerdendi. Bilhassa hanımlarla ilgili meselelerde İslâm fıkhını en iyi bilen sahabeler arasında yer aldı. Hadis ilmine de çok büyük hizmetlerde bulundu. Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ), hadis rivayetinde Hz. Aişe (r.anhâ) annemizden sonra ikinci sırayı aldı. Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ) annemiz, hicri 61 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etti. Bakî kabristanlığına defnedildi. Cenâb-ı Hâkk’tan şefaatlerini niyaz ederiz.(Mustafa Çelik, Fıkhu’s Sahabe, c.2, 3. Bölüm)
Peygamberimiz (s.a.v.), bazı hadislerinde, ümmetinin ömrünün bin beş yüz seneyi pek geçmeyeceğini söylüyor. Ve Ahir Zaman olarak belirtilen son safhada da yaşanacak kıyamet alametlerini belirtiyor.“İnsanların başına bir zaman gelecek ki, onlardan faiz yemeyen kalmayacak, yemese bile tozu onlara bulaşacaktır. Birçok kişi, az bir dünyalık karşılığında dinini feda edecek. Kazanç, belirli kişiler arasında dolaşacak, dar gelirliler açlık ve sıkıntıya düşecek. Kabirler süslenecek ve Kur’an, kazanç getiren bir metâ hâline gelecek. Fitne her eve girecek ve tecrübesiz gençler başa geçecekler. Kur’an’dan bir resim, İslâm’dan bir isim, müslüman’dan bir cisim kalacak. Üç şey çok kıymetlenecek; helal para, kendisiyle amel edilen sünnet ve candan bir dost. Ecnebiler çoğalacak ve müslümanlara galebe edecekler. Sonradan gelen nesiller, önceden gelenlere sövüp sayacaklar. Mihnet, bela, musibet artacak, rahat ve huzur kalmayacak, kimse eliyle bunları önleyemeyecek. Bir müslüman, koyundan daha âciz olacak, hor ve hakîr görülecek. İlim azalacak, cehalet, anarşi ve cinayetler artacak, adam öldürmek, hafif bir suç sayılacak. Hilesiz iş yapılamayacak, tacirler ve yazarlar artacak kalem bollaşacak. Kişi, elbisesini sakındığı kadar dinini sakınmayacak ve fakirler de namaz kılmayacak. Akrabalık bağları kopacak ve selâm, sadece tanıdık olanlara verilecek. Zenginler ticaret için, hafızlar riya ve gösteriş için hacca gidecekler. Büyükleri merhametsiz, küçükleri hürmetsiz olacak, çocukları terbiye, köpekleri terbiyeden daha zor olacak. İnsanlar, kötülüklerden birbirlerini sakındırmayacaklar ve iyiliği emretmeyecekler. Minareler çoğalacak, camiler süslenip ziynetlenecek.” Bunlar alemetlerin sadece bir kaçı…(Suat Arusan, Zafer Dergisi)
Aişe (r.a.), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu söyledi: “Cebrâil bana komşuya iyi davranmayı o kadar çok tavsiye etti ki, neredeyse komşu komşuya mirasçı kılınacak sandım.” Ebû Şüreyh el-Huzâ’î (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh (c.c.)’a ve âhiret gününe imân eden kimse komşusuna iyi davransın. Allâh (c.c.)’a ve âhiret gününe imân eden kimse misâfirine ikrâmda bulunsun. Allâh (c.c.)’a ve âhiret gününe imân eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” Komşu, evinin yakınlığı sebebiyle akrâba gibi yakın kâbul edilmiştir. Cebrâil (a.s.), Server-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’e işte bu sebeple komşuya iyi davranılmasını sık sık tavsiye etmiş, Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) de bu sebeple, Cebrâil (a.s.)’ın bu ısrarlı tavsiyelerini bizlere: “Neredeyse Allâhü Teâlâ, komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” şeklinde dile getirmiştir.Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) efendilerimiz Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bu konuda “Allâh’a ve âhiret gününe imân eden kimse komşusuna iyi davransın” şeklindeki buyrukları sebebiyle, gayr-i müslim komşularıyla bile hediyeleşmeyi ihmâl etmemişlerdir. Fakat müslümanlar, dinlerinden uzaklaştıkça komşularından da uzaklaşmışlardır. Komşuyla selâmlaşmalı, hediyeleşmeli, hâlini hatırını sormalı, hastalanınca ziyâret etmeli, yardıma ihtiyacı varsa yardım etmelidir. Komşuya hiçbir şekilde zarar vermemeli, onu gücendirmemelidir. Misâfire ikrâmda bulunmak, insanlara faydalı söz söylemek, bunu söyleyemiyorsa susmak da dinimizin emirleri arasındadır. Bütün bunlar, imân ile doğrudan ilgili görevlerdir.(İmâm Buhârî, Edebü’l-Müfred, c.1, s.141-142)
loading
Comments