Discover
Sözler Mecmuası
Sözler Mecmuası
Author: Av. Ali Kurt
Subscribed: 11Played: 51Subscribe
Share
© Av. Ali Kurt
Description
Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz.
Lem'alar Mecmuası için:
Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594
Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R
Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com
Lem'alar Mecmuası için:
Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594
Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R
Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com
128 Episodes
Reverse
Beşinci Medâr: Beşerin cevher-i rûhunda derc edilmiş gayr-i mahdûdisti‘dâdât; ve o isti‘dâdâtda mündemic olan gayr-i mahsûr kābiliyetler; ve o kābiliyetlerden neş’et eden hadsiz meyiller; ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller; ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurât-ı insaniye, şu âlem-i şehâdetin arkasında bulunan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkîk görüyor. İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat‘î ve şedîd ve sarsılmaz meyl-i saadet-i ebediye, saadet-iSayfa 200Elifler Adedi(12)ebediyenin tahakkukuna dâir vicdana bir hads-i kat‘î veriyor. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkati, bu hakîkati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz. Altıncı Medâr: Rahmânü’r-Rahîm olan şu mevcûdâtın Sâni‘-i Zülcemâl’inin rahmeti, saadet-i ebediyeyi gösteriyor. Evet, ni‘meti ni‘met eden, ni‘meti nikmetlikten halâs eden ve mevcûdâtı firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saadet-i ebediyeyi, o rahmetin şe’nindendir ki, beşerden esirgemesin. Çünkü bütün ni‘metlerin re’si, reisi, gayesi, neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret sûretinde dirilmezse, bütün ni‘metler nikmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak ve meşhûd olan rahmet-i İlâhiyenin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Halbuki, rahmet güneşten daha parlak bir hakîkat-i sâbitedir. Bak rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl ni‘metlerine dikkat et! Eğer firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlîye, hayat-ı insaniye incirâredeceğini farz etsen, görürsün ki, o latîf muhabbet en büyük bir musibet olur. O lezîz şefkat en büyük bir illet olur. O nûrânî akıl en büyük bir belâ olur. Demek rahmet, çünkü rahmettir. Hicrân-ı ebedîyi, muhabbet-i hakîkiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakîkati, bu hakîkati gayet güzel bir sûrette gösterdiğinden, burada ihtisâr edildi. Yedinci Medâr: Şu kâinâtta görünen ve bilinen bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizâbât, bütün iştiyâkât, bütün terahhumât birer ma‘nâdır, birer mazmûndur, birer kelime-i ma‘neviyedir ki, şu kâinâtın Sâni‘-i Zülcelâl’inin lütuf ve merhametinin tecelliyâtını, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre, bilbedâhe kalbe gösterir. Aklın gözüne sokuyor. Madem şu âlemde bir hakîkat vardır. Bilbedâhe hakîkî rahmet vardır. Madem hakîkî rahmet vardır. Saadet-i ebediye olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakîkati, İkinci Hakîkati’yle beraber, şu hakîkati gündüz gibi aydınlatmıştır. Sekizinci Medâr: İnsanın fıtrat-ı zîşuûru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinât o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan,Sayfa 201Elifler Adedi(12)o ebed için mahlûktur. Demek, bu vicdânî olan incizâb ve cezbe, bir gaye-i hakîkiyenin ve bir hakîkat-i câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkati’nin hâtimesi bu hakîkati göstermiştir.
Şimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıyoruz. Hatıra geliyor ki, o mülhid kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum. Peygamberi bilmiyorum. Nasıl Mi‘râc’a inanacağım?” Biz de deriz ki: Madem şu kâinât ve mevcûdât var ve içinde ef‘âl ve îcâd var. Hem madem muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Ma‘nîdâr bir kitap kâtibsiz olmaz. San‘atlı bir nakış nakkāşsız olmaz. Elbette şu kâinâtı dolduran ef‘âl-i hakîmânenin bir fâili ve yeryüzünün mevsim be mevsim tazelenen hayretfezâ nukūşlarının, ma‘nîdâr mektubâtının bir kâtibi, bir nakkāşı vardır. Hem madem bir işte iki hâkimin bulunması, o işin intizâmını bozuyor.Hem madem sinek kanadından, tâ semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizâm var. Öyle ise, o hâkim birdir. Bir olmazsa, çünkü her şeyde san‘at ve hikmet o derece acîbdir ki, o şeyin sânii, her bir şeye muktedir olacak, her bir şeyi bilecek bir derecede kadîr-i mutlak olmak lâzım gelir. Öyle ise bir olmazsa, mevcûdât adedince ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar, hem birbirine zıd, hem birbirine misil olacaklar. Ve o halde şu acîb intizâm bozulmamak, yüz bin def‘a muhâldir.Hem madem şu mevcûdâtın tabakātı, bir ordudan bin def‘a daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedâhe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, tâ badem çiçeklerine kadar her bir tâife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir sûrette Kadîr-i Ezelî’nin o tâifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libâsları ve ta‘yîn ettiği harekâtı, bin def‘a ordudan daha muntazam bir tarzda izhâr ediyor. Öyle ise, şu kâinâtın mevcûdâtı, onun emrine bakar ve imtisâl eder. Perde-i gayb arkasında bir Hâkim-i Mutlak’ı vardır.Hem madem, o Hâkim, bütün yaptığı icrâât-ı hakîmâne şehâdetiyle, hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle bir Sultân-ı Zülcelâl’dir. Hem gösterdiği ihsânât ile gayet Rahîm bir Rabb’dir. Hem izhâr ettiği güzel san‘atlarıyla, san‘atperver ve san‘atını çok sever bir Sâni‘dir. Hem gösterdiği tezyînât ve merak-âver san‘atlarıyla, zîşuûrların nazar-ı istihsânını âsârına celbetmek isteyen bir Hâlik-ı Hakîm’dir. Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü’l-ukūl tezyînâtın ne demek olduğunu ve mahlûkāt nereden gelip nereye gideceğini, rubûbiyetinin hikmetiyle zîşuûra bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbette bu Hâkim-i Hakîm ve Sâni‘-i Alîm rubûbiyetini göstermek ister.Hem madem bu kadar gösterdiği âsâr-ı lütuf ve merhamet ve garâib-i san‘at ile zîşuûra kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Elbette, zîşuûrlardan arzularını ve onlardaki marziyâtı ne olduğunu, bir mübelliğ vâsıtasıyla bildirecektir.Sayfa 249Öyle ise, zîşuûrlardan birisini ta‘yîn edip, onun ile o rubûbiyetini i‘lân edecektir. Ve sevdiği san‘atlarını teşhîr için, bir dellâlı kurb-u huzûruna müşerref edip teşhîre vâsıta edecektir. Ve o ulvî makāsıdını sâir zîşuûrlara bildirmekle kemâlâtını izhâr etmek için, birisini muallim ta‘yîn edecektir. Ve şu kâinâtta derc ettiği tılsımı ve şu mevcûdâtta gizlediği muammâ-yı rubûbiyeti ma‘nâsız kalmamak için, herhalde bir rehber ta‘yîn edecektir. Ve gösterdiği ve enzârın temâşâsına neşrettiği mehâsin-i san‘at fâidesiz ve abes kalmamak için, onlardaki makāsıdı ders verecek bir rehber ta‘yîn edecektir. Hem marziyâtını zîşuûrlara teblîğ etmek için, birisini bütün zîşuûrların fevkınde bir makama çıkaracak ve marziyâtını ona bildirecek, onlara gönderecektir.Madem hakîkat ve hikmet böyle iktizâ ediyor. Ve şu vezâife en elyak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Çünkü bilfiil en mükemmel bir sûrette o vazîfeleri yapmıştır. Teşkîl ettiği âlem-i İslâm ve gösterdiği nûr-u İslâmiyet bir şâhid-i âdil ve sâdıktır. Öyle ise o zât (asm), doğrudan doğruya bütün kâinâtın fevkıne çıkıp, bütün mevcûdâttan geçip bir makama girmek lâzımdır ki, bütün mahlûkātın Hâlik’ıyla umûmî, ulvî, küllî bir sohbet etsin. İşte Mi‘râc dahi, bu hakîkati ifade ediyor.Elhâsıl: Madem şu azîm kâinâtı, mezkûr maksadlar gibi çok azîm makāsıd ve çok büyük gayeler için şu sûrette teşkîl, tertîb ve tezyîn etmiştir. Hem madem şu mevcûdât içinde, şu umûmî rubûbiyeti..
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir sultanın ünvanlarından olan kumandan-ı a‘zam ünvanı, devâir-i askeriyenin serasker dâiresi gibi küllî ve geniş dâireden tut, tâ onbaşı dâiresi gibi cüz’î ve hususî her bir dâirede bir zuhûru, bir cilvesi vardır. Meselâ, bir nefer, o kumandanlık ünvan-ı a’zamının numûnesini onbaşı şahsında görür. Ona bakar. Ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda, çavuş dâiresindeki kumandanlık dâiresi nazarına çarpar. Ona bakar. Sonra çavuş olsa, o vakit kumandanlık numûnesini ve cilvesini mülâzım dâiresinde görür. O makamda ona mahsûs bir iskemle bulunur. Ve hâkezâ, yüzbaşı, binbaşı, ferîk, müşîr dâirelerinden her birinde, dâirelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvanını görür. Şimdi bir neferi, o kumandan-ı a‘zam, bütün devâir-i askeriyeye taalluk edecek bir vazîfe ile tavzîf etmek istese, bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese, elbette o kumandan-ı a‘zam, o neferi, onbaşı dâiresinden tut, tâ dâire-i a‘zamına kadar birer birer gezdirecek. Tâ görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabul edip sohbetine müşerref ederek, nişan ve ferman veripSayfa 247taltîf ederek, tâ geldiği yere kadar bir anda gönderir. Şu temsîlde bir noktayı nazara almak lâzım ki, padişah eğer âciz olmazsa, sûrî olduğu gibi, ma‘nevî cihetinde de iktidarı olsa, o vakit ferîk, müşir, mülâzım gibi eşhâsı tevkîl etmez. Bizzât her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sâhibi eşhâsın arkasında doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veliyy-i kâmil olan padişahlar, çok dâirelerde, bazı eşhâs sûretinde icrââtını yaptığı rivâyet edilir. Şu temsîl ile baktığımız hakîkat ise, acz, onun içinde olmadığı için, doğrudan doğruya her bir dâirede emir ve hüküm kumandan-ı a‘zamdan geliyor. Onun emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyledir.İşte şu temsîl gibi, hâkim-i arz ve semâvât, emr-i kün feyekûne mâlik, âmir-i mutlak olan Sultân-ı Ezelî ve Ebedî, tabakāt-ı mahlûkātında cereyân eden ve kemâl-i itâat ve intizâm ile imtisâl olunan, evâmir ve kumandanlığının şuûnâtı; ve zerrâttan seyyârâta ve sinekten semâvâta kadar olan tabakāt-ı mahlûkāt ve tavâif-i mevcûdâtta küçük büyük, cüz’î küllî tabakātı ve tâifeleri ayrı ayrı, fakat birbirine bakar bir tarzda birer dâire-i rubûbiyet, birer tabaka-i hâkimiyet görünüyor. Şimdi, bütün kâinâttaki makāsıd-ı ulyâve netâic-i uzmâyı anlayacak ve bütün tabakātın ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetlerini görmekle, Zât-ı Kibriyâ’nın saltanat-ı rubûbiyetini, haşmet-i hâkimiyetini müşâhede ederek, o zâtın marziyâtı ne olduğunu anlamak ve onun saltanatına dellâl olmak için, alâküllihal o tabakāt ve dâirelere bir seyr ü sülûk olacaktır. Tâ dâire-i a‘zamiyesinin ünvanı olan Arş-ı A‘zam’ına girecek, tâ Kāb-ı Kavseyn’e, yani imkân ve vücûb ortasında Kāb-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Zât-ı Zülcemâl ile görüşecektir ki, şu seyr ü sülûk ise, Mi‘râc’ın hakîkatidir.Her bir insan, aklıyla hayâl sür‘atinde seyerânı; her bir veli, kalbiyle berk sür‘atinde cevelânı; cism-i nûrânî olan her bir melek, ruh sür‘atinde Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a deverânı; ehl-i cennetin insanları, Burak sür‘atinde haşirden beş yüz sene fazla mesâfedeki cennete çıkmaları olduğu gibi; nûr ve nûr kābiliyetinde ve evliyâ kalblerinden daha latîf ve emvâtın ruhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misâlîden daha zarîf olan Rûh-u Muhammedî’nin (asm) hadsiz vezâifine medâr ve cihâzâtının mahzeni olan cism-i Muhammedî (asm), elbette onun rûh-u âlîsiyle Arş’a kadar beraber gidecektir.
İkinci Esas: Hakîkat-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Zât-ı Ahmediyenin (asm) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkünden ibârettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın tertîb-i mahlûkātta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla; ve saltanat-ı rubûbiyetinde teşkîl ettiği devâir-i tedbîr ve îcâdda ve o dâirelerde birer arş-ı rubûbiyetve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı rubûbiyeti birer birer o abd-i mahsûsa göstermekle, o abdi, hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi‘, hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakāt-ı kâinâta nâzır ve saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı yapmak için, Burâk’a bindirip, berk gibi semâvâtı seyrettirip kat‘-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, dâireden dâireye rubûbiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip, o dâirelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, tâ Kāb-ı Kavseyn makamına çıkarmış. Ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır. Şu yüksek hakîkate “iki temsîl” dürbünüyle bakılabilir.Birincisi: Yirmi Dördüncü Söz’de îzâh edildiği gibi; nasıl ki, bir padişahın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dâiresinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a‘zam ve ilmiyede halîfe ve hâkezâ, sâir isim ve ünvanları bulunur. Her bir dâirede birer ma‘nevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dâirelerinde ve tabakāt-ı hükûmetin mertebelerinde bin isim ve ünvana sâhib olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güya o hâkim, her bir dâirede şahsiyet-i ma‘neviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hazır bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dâirenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır. Tabakātları birbirinden başkadır. İşte böyle bir sultan, istediği bir zâtı bütün o dâirelerinde gezdirip, her dâireye mahsûs saltanat-ı şâhânesini ve evâmir-i hâkimânesini gösterip, dâireden dâireye, tabakadan tabakaya gezdirip, tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dâirelere taalluk eden bazı evâmir-i umûmiye-i külliyeyi ona tevdî‘ eder, gönderir.İşte bu misâl gibi, Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları vardır. Ve ulûhiyetinin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icrââtında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka,Sayfa 246fakat birbirini ihsâs eder ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûrâtı vardır. Ve ef‘âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san‘atında ve masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyeti vardır. İşte şu sırr-ı azîme binâen, kâinâtı hayretfezâ, acîb bir tertîb ile tanzîm etmiş. En küçük tabakāt-ı mahlûkāttan olan zerrâttan, tâ semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, tâ Arş-ı A‘zam’a kadar, birbiri üstünde teşkîlat var. Her bir semâ, bir ayrı âlemin damı ve rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât-ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dâirelerde ve o tabakātta, çendân ehadiyet i‘tibâriyle bütün esmâ bulunabilir. Bütün ünvanlarla tecellî eder. Fakat, nasıl ki adliyede Hâkim-i Âdil ünvanı asıldır, hâkimdir. Sâir ünvanlar orada onun emrine bakar, ona tâbi‘dir. Öyle de, her bir tabakāt-ı mahlûkātta, her bir semâda bir isim, bir ünvân-ı İlâhî hâkimdir. Sâir ünvanlar da onun zımnındadır. Meselâ, ism-i Kadîr’e mazhar Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm, hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dâiresinde Cenâb-ı Hak...
Birinci Esas: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu. Meselâ, deniliyor ki: “Cenâb-ı Hakk اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ dir. Her şeye, her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velâyet-i Ahmediye(asm) Mi‘râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor?Elcevab: Şu sırr-ı gāmızı “İki Temsîl” ile fehme takrîb ediyoruz. On İkinci Söz’ün sırr-ı i‘câz-ı Kur’ân ve sırr-ı Mi‘râc hakkında olan şu iki temsîli dinle.Birinci Temsîl: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitâbı, iltifâtı vardır. Birisi, âmî bir raiyetiyle, cüz’î bir iş için, hususî bir hâcete dâir, hâs bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri, saltanat-ı uzmâünvanıyla ve hilâfet-i kübrânâmıyla ve hâkimiyet-i âmmehaysiyetiyle ve evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, o işlerle alâkadâr bir elçisiyle veya o evâmir ile münâsebetdâr büyük bir me’muru ile konuşmaktır. Sohbet etmektir. Ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermanla bir mükâlemedir. İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰي şu temsîl gibi, şu kâinât Hâlik’ının ve Mâlikü’l-Mülk ve’l-Melekût’ün ve Hâkim-i Ezel ve Ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifâtı vardır. Birisi cüz’î ve hâs. Diğeri küllî ve âmm. İşte Mi‘râc, velâyet-i Ahmediyenin (asm) bütün velâyâtın fevkınde bir külliyet, bir ulviyet sûretinde bir tezâhürüdür ki, bütün kâinâtın Rabb’i ismiyle, bütün mevcûdâtın Hâlik’ı ünvanıyla Cenâb-ı Hakk’ın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir.İkinci Temsîl: Bir adam, elindeki bir aynayı güneşe karşı tutar. O ayna kendi mikdarınca bir ışık ve yedi rengi hâvî bir ziyâyı, bir aksi şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı karanlıklı hânesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcîh etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o aynanın kābiliyeti mikdarınca istifâde edebilir. Diğeri ise, aynayı bırakır. Doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar. Haşmetini görür. Azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar. Güneşin pek geniş şa‘şaa-i saltanatını görür ve bizzât perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîkî güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnetdârâne bir sohbet edebilir ve diyebilir: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren, dünya güzeli, gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın.Sayfa 244Bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi.” Halbuki evvelki ayna sâhibi böyle diyemez. O ayna kaydı altında güneşin aksi ise, âsârı mahdûddur, o kayda göredir.İşte şems-i Ezel ve Ebed Sultanı olan Zât-ı Ehad ve Samed’in tecellîsi, mâhiyet-i insaniyeye hadsiz merâtibi tazammun eden iki suretle tezâhür eder.Birincisi: Âyîne-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbâniye ile bir tezâhürdür ki, herkes isti‘dâdına ve tayy-ı merâtibde seyr ü sülûküne ve esmâ ve sıfâtın tecelliyâtına nisbeten cüz’î ve küllî o Şems-i Ezelî’nin nûruna ve sohbetine ve münâcâtına mazhariyeti var. Gālib-i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velâyetlerin derecâtı bu kısımdan ileri gelir.İkincisi: İnsanın câmiiyeti ve şecere-ikâinâtın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinâtta cilveleri tezâhür eden esmâ-yı hüsnâyı birden âyîne-i rûhunda gösterebilmesi cihetiyle, Cenâb-ı Hakk tecellî-i zâtıyla ve esmâ-yı hüsnânın a‘zamî mertebede nev‘-i insanın ma‘nen en a‘zam bir ferdine tecellî-i a‘zam tezâhür eder ki, bu tezâhür ve tecellî, Mi‘râc-ı Ahmedî (asm) sırrıdır ki, onun velâyeti, risâletine mebde’ olur. Velâyet ki, zılden geçer, ikinci temsîlin birinci adamına benzer. Risâlette zıll yoktur, doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelâl’in ehadiyetine bakar. İkinci temsîlin ikinci adamına benzer. Mi‘râc ise, velâyet-i Ahmediyenin (asm) kerâmet-i kübrâsı, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, risâlet mertebesine inkılâb...
OTUZ BİRİNCİ SÖZMi‘râc-ı Nebevî (asm)İhtârMi‘râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur. Erkân-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzât isbat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi‘râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz Mi‘râc’da istib‘âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhâtab ittihâz ederek, ona karşı serd-i kelâmedeceğiz. Ara sıra makam-ı istimâ‘da olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâmedeceğiz. Bazı sözlerde hakîkat-i Mi‘râcın bir kısım lem‘aları zikredilmişti. İhvânlarımın ısrarıyla ayrı ayrı o lem‘aları hakîkatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (asm) cemâline birden bir ayna yapmak için inâyeti Allah’dan istedik.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِسُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰي بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَي الْمَسْجِدِ الْاَقْصَي الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَٓا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُاِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحَى ٭ عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ٭ ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى ٭وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلَى ٭ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى ٭ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى ٭فَاَوْحَى اِلَى عَبْدِهِ مَا اَوْحَى ٭ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاَى ٭ اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى ٭وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى ٭ عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى ٭ عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى ٭اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى ٭ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ٭ لَقَدْ رَاَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى ٭Sayfa 242Evvelki âyet-i azîmenin azîm hazinesinden, yalnız اِنَّهُ zamirinde bir düstûr-u belâgate istinâd eden iki remzin mes’elemize münâsebeti olduğu için, i’caz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.İşte Kur’ân-ı Hakîm, Habîb-i Ekrem Aleyhi Efdâlü’s-salâtü ve Ekmelü’s-selâm'ın Mi‘râc’ının mebdei olan, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. Ve şu kelâm ile, Sûre-i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰي da işaret olunan müntehâ-yı Mi‘râca remzeden اِنَّهُ deki zamir, ya Cenâb-ı Hakk’a râci‘dir veyahud Peygamberedir (asm).Peygambere (asm) göre olsa, kānûn-u belâgat ve münâsebet-i siyâk-ı kelâmşöyle ifade ediyor ki: “Bu seyâhat-i cüz’iyede bir seyr-i umûmî ve bir urûc-u küllîvar ki, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, tâ Kāb-ı Kavseyn’e kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acâib-i san‘at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahati hem küllî, hem mahşer-i acâibbir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.Eğer zamir Cenâb-ı Hakk’a râci‘ olsa, şöyle oluyor ki: “Bir abdini bir seyahatte huzuruna da‘vet edip, bir vazîfe ile tavzîf etmek için, Mescid-i Harâm’dan mecma‘-ı enbiyâolan Mescid-i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dînlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, tâ Kāb-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtünde gezdirdi.” İşte çendân o bir abddir. Ve o seyahat, bir mi‘râc-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nûr beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hakk kendini bütün eşyâyı işitir ve görür sıfatıyla tavsîf eder. Tâ o emânet, o nûr, o anahtarın cihan şumûl ve muhît ve umum kâinâta âmm ve bütün mahlûkāta şâmil hikmetlerini göstersin.Bu sırr-ı azîmin “Dört Esas” ı var.Birincisi: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu nedir?İkincisi: Hakîkat-i Mi‘râc nedir?Üçüncüsü: Hikmet-i Mi‘râc nedir?Dördüncüsü: Mi‘râc’ın semerât ve fâidesi nedir?
Sâniyen: Sâni‘-i Hakîm, anâsırı tahrîk edip tavzîf ederek, onlara bir ücret-i kemâl hükmünde ma‘deniyâtderecesine çıkarmasıyla ve ma‘deniyâta mahsûs tesbîhâtları onlara bildirmesiyle ve ma‘deniyâtı tahrîk ve tavzîf edip, nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzîf ile hayvanât mertebe-i letâfetini onlara ihsân etmesiyle ve hayvandaki zerrâtı tavzîf edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltîf ederek, tâ dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki, harekât-ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nevi‘ kemâlâta koşturuluyor.Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde, çekirdek ve tohumdaki gibi, bir kısım zerreler öyle ma‘nevî bir nûra, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sâir zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçerler. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve nâzik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki, Sâni‘-i Hakîm’in emriyle vazîfe-i fıtratiçinde zerrâtın envâ‘-ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer ma‘nevî letâfet, birer ma‘nevî nûr, birer makam, birer ma‘nevî ders almaları gösteriyor.Elhâsıl: Madem Sâni‘-i Hakîm, her şey için o şeye münâsib bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücûd ta‘yîn edip ve o şeye, o nokta-i kemâle sa‘y edip gitmek için bir isti‘dâd vererek ona sevk ediyor. Ve bütün nebâtât ve hayvanâtta şu kānûn-u rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki, âdî toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i âliyemertebesine bir terakkıyât veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rubûbiyetin ucu görünüyor.Hem madem o Hâlik-ı Kerîm, tenâsül kānûn-u azîminde istihdâm ettiği hayvanâta ücret olarak, birer maaş gibi birer lezzet-i cüz’iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sâir hıdemât-ı Rabbâniyede istihdâm olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor. Ve şunda bir muazzam kānûn-u keremin ucu görünüyor.Hem madem her şeyin hakîkati, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır, ona aynadır. O şey, ne kadar güzel bir vaz‘iyet alsa, o ismin şerefinedir. O isim öyle ister. O şey bilse bilmese, o güzel vaz‘iyet hakîkat nazarında matlûbdur. Ve şu hakîkatten gayet muazzam bir kānûn-u tahsînve cemâlin ucu görünüyor.Hem madem Fâtır-ı Kerîm, düstûr-u kerem iktizâsıyla, bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle o kemâli geriye almıyor. Belki o zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, ma‘nevî hüviyetini ve ma‘nâsını; ruhlu ise, ruhunu ibkā ediyor. Meselâ, dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın ma‘nâlarını, meyvelerini ibkā ediyor. Hatta müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini, mücessem bir meyve-i cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rahmetin ucu görünüyor.Hem madem Hallâk-ı bî-misâl, israf etmiyor. Abes işleri yapmıyor. Hatta güz mevsiminde vazîfesi bitmiş, vefat etmiş mahlûkların enkāz-ı maddiyesini, bahar masnûâtında isti‘mâl ediyor. Onların binalarında derc ediyor. Elbette يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ işaretiyle, şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazîfeler gören zerrât-ı arziyenin, elbette taşı, ağacı, her şeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti‘mâli, muktezâ-yı hikmettir. Çünkü harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakîkatten pek muazzam bir kānûn-u hikmetin ucu görünüyor.Sayfa 239Hem madem, şu dünyanın pek çok âsârı ve ma‘neviyâtı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât-ı amelleri, sahâif-i ef‘âlleri, ruhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve ma‘nâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı arziye dahi, ...
İkinci Nokta: Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre acz ve cümûduyla beraber, şuûrkârâne büyük vazîfeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna kat‘î şehâdet ettiği gibi; harekâtında nizâmât-ı umûmiyeye tevfîk-i hareket edip, her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâât etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle, Vâcibü’l-Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtün mâliki olan zâtın ehadiyetine şehâdet eder. Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, çünkü âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazîfeleri nihâyetsiz çoktur, bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kāim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinâtın nizâmât-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfîk-i hareketetmesi ve her yere mâni‘siz girmesi, tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.Evet, nasıl ki bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ, her bir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazîfesi olduğunu; ve o nisbetleri, o vazîfeleri bilmekle tevfîk-i hareketetmek, ancak nizâmât-ı askeriye tahtında ta‘lîm ve ta‘lîmât görmekle, bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a‘zamın emrine ve kanununa tebeiyetle oluyor.Sayfa 236Öyle de, her bir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaz‘iyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazîfesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan; elbette o zerreyi o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazîfelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olan bir zâta mahsûstur. Meselâ, Tevfîk’in göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün a‘sâb-ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaz‘iyet alması; ve yüzde ve sonra başda ve gövdede, daha sonra heyet-i mecmûa-i insaniyede her birisine karşı birer nisbeti, birer vazîfesi, birer fâidesi kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki, bütün o cismin bütün a‘zâsını îcâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayretfezâ bir intizâm ve hikmetle seyir ve seyahat ederler; ve öyle tavırlardan, tabakalardan intizâmperverânegeçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele, tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp, rızka muhtaç a‘zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât-ı hamrâya yüklenip, bir kānûn-u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki, şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden, elbette ve elbette bir Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı san‘atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaz‘iyette bulunmakla, o hayretfezâ san‘atlı nakşı ve hikmetnümâ nakışlı san‘atı bilir ve îcâd eder. Bu ise, binler def‘a muhâldir. Veya bir Sâni‘-i Hakîm’in kānûn-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete me’mur birer noktadır. Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mi‘marının emrine ve san‘atına tâbi‘ olmazlarsa, her bir taşı Mi‘mar Sinan gibi dülgerlik san‘atında bir mahâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukūt etmemek için başbaşa vereceğiz” diye, bir hüküm sâhibi olması lâzımdır. Öyle de, binler def‘a Ayasofya kubbesinden daha san‘atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi‘ olmazlarsa, her birine Sâni‘-i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir. Feyâ Sübhânallâh! Gâvurlar, bir Vâcibü’l-Vücûd’u kabul etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine göre muzdar kalıyorlar. İşte, şu cihette kâfir, ne kadar feylesof, âlim de olsa, nihâyet derecede bir cehl-i azîm içindedir. Bir echel-i mutlaktır....
İkinci Mebhas: Zerrâtın harekâtındaki vazîfelere, hikmetlere küçük bir işarettir. Evet, akılları gözlerine sukūt etmiş Maddiyyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinâd eden felsefeleri, tesâdüfle bağlı olmayan tahavvülât-ı zerrâtı bütün düstûrlarına üssü’l-esâs tutup, masnûât-ı İlâhiyeye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, ma‘nâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl olduğunu zerre mikdar şuûru bulunan bilir. Kur’ân-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında, tahavvülât-ı zerrâtın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazîfeleri vardır. وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazîfelerine işaret eder. Numûne olarak birkaçına işaret ediyoruz.Birincisi: Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’un tecelliyât-ı îcâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu‘cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek; ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı hikmetiyle istinsâh etmek; ve bir tek hakîkati başka başka sûrette göstermek; ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl, kudretiyle zerrâtı tahrîk ve tavzîf etmiştir.Sayfa 234İkincisi: Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusus rûy-u zemîn tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemâyâ, taze taze mahsûlât vermeye kābil bir sûrette müheyyâ etmiştir. Tâ ki, nihâyetsiz mu‘cizât-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında zerrâtı hikmetle tahrîk ederek intizâm dâiresinde tavzîf edip her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde, belki her saatte mu‘cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir. Yeryüzü avlusuna başka mahsûlât verdirir. Nihâyetsiz hazîne-i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu‘cizâtının numûnelerini harekât-ı zerrât ile izhâr eder.Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için, mahdûd bir zeminde hadsiz nukūş göstermek, küçük bir sahîfede nihâyetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkāş-ı Ezelî, zerrâtı kemâl-i hikmetle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf etmiştir. Evet, geçen senenin mahsûlâtıyla şu senenin mahsûlâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı i‘tibâriyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı i‘tibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate tebdîl edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde, onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakîkatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât-ı i‘tibâriyede fark var. Fakat o i‘tibârî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı esmâ-yı İlâhiyenin maânîlerini ifade için, şu bahardakiler ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misâl gibi gayet geniş olan âlem-i melekût ve gayr-i mahdûdsâir uhrevî âlemlere birer mahsûlât veya tezyînâtveya levâzımât gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için, şu dar mezraa-i dünyâda, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl zerrâtı tahrîk edip, kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsûlât-ı ma‘neviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazîne-i kudretinden nihâyetsiz bir seyli dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.Sayfa 235Beşincisi: Nihâyetsiz kemâlât-ı İlâhiyeyi, hadsiz celevât-ı cemâliyeyi ve gayetsiz tecelliyât-ı celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbîhât-ı Rabbâniyeyi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için, zerrâtı kemâl-i hikmetle, kudretiyle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf ederek, mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbîhât yaptırıyor. Gayr-i mahdûd tecelliyat-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakāik-i gaybiye ve çok semerât-ı...
Birinci Nokta: İki Mebhas’tır. Birinci Mebhas: Her zerrede, hem hareketinde, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nûr-u tevhîd parlıyor. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmâlen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsîlen isbat edildiği gibi, her bir zerre,eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyânın intizâmâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyahud kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkîlatları ayrı ayrı tarzdadır. Başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuhamakinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır. Ve hâkezâ, o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir. Ve gayet hakîmâne ve üstâdâne yanlışsız olarak işler, vaz‘iyetler alır. Vazîfesi bittikten sonra kalkar, gider.İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebâtâta veya hayvanâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkîlatını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyahud onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle me’mur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprağın, sâkin olan her bir zerresi bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe’ olmak kābil olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet i‘tibâriyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkîlatına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta, eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâı adedince muntazam ma‘nevî makine ve fabrikaları bulunması; veyahud mu‘cizekâr, her şeyi hiçten îcâd eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır. Veyahud bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey’in emir ve izni ile, havl ve kuvveti ile o vazîfeler gördürülür.Evet, nasıl ki acemi, ham, âmî, âdî, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile her bir san‘atta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki, nihâyet derecede hikmetli, san‘atlı, herkesi hayrette bırakır. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki, o adam, kendi başı ile işlemiyor, belki bir üstâd-ı küll,Sayfa 233ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san‘atlı, murassaâtlı libâslar, lezzetli taâmlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki, “O adam gayet mu‘cizekâr bir zâtın menşe’-i mu‘cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyahud miskin bir kapıcısıdır?”Aynen öyle de, havanın zerreleri, her biri birer mektûbât-ı Samedâniye, birer antika-i san‘at-ı Rabbâniye, birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hıdemâtları, bir Sâni‘-i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini; ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsını i‘lân eden birer ayrı i‘lânnâme ve kemâlâtını ...
Elhâsıl madem İmâm-ı Mübîn mâzî ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafına dal budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu ma‘nâdaki İmâm-ı Mübîn kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmûa-i desâtîridir. O desâtîrin imlâsıyla ve hükmüyle, zerrât, vücûd-u eşyâdaki hıdemâtına ve harekâtına sevk edilir. Ama “Kitâb-ı Mübîn” ise, âlem-i gaybdan ziyâde âlem-i şehâdete bakar. Yani mâzî ve müstakbelden ziyâde zaman-ı hâzıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyâde, kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmâm-ı Mübîn kader defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir. Yani her şey vücûdunda, mâhiyetinde ve sıfât ve şuûnâtında kemâl-i san‘at ve intizâmları gösteriyor ki, bir kudret-i kâmilenin desâtîriyle ve bir irâde-i nâfizenin kavânîniyle vücûd giydiriliyor. Ve sûretleri ta‘yîn, teşhîs edilip birer mikdâr-ı muayyen, birer şekl-i mahsûsveriliyor. Demek o kudret ve irâdenin küllî ve umûmî bir mecmûa-i kavânîni bir defter-i ekberi vardır ki, her bir şeyin hususî vücûdları ve mahsûs sûretleri, ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücûdu, İmâm-ı Mübîn gibi, kader ve cüz’-i ihtiyârî mesâilinde isbat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, kudret-i fâtıranın o Levh-i Mahfûz’unu ve hikmet ve irâde-i Rabbâniyenin o basîrâne kitabını, eşyâdaki cilvesini, aksini, misâlini hissetmişler. Hâşâ! ‘Tabiat’ nâmıyla tesmiye etmişler, körletmişler. İşte İmâm-ı Mübîn’in imlâsıyla, yani kaderin hükmüyle ve düstûruyla kudret-i İlâhiye, îcâd-ı eşyâda her biri birer âyet olan silsile-i mevcûdâtı, Levh-i mahv ü isbat denilen zamanın sahîfe-i misâliyesinde yazıyor. Îcâd ediyor. Zerrâtı tahrîk ediyor. Demek harekât-ı zerrât, o kitabetten, o istinsâhtan; mevcûdât âlem-i gaybdan âlem-i şehâdete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizâzdır, bir harekâttır. Ama “Levh-i mahv ü isbat” ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfûz-u A‘zam’ın dâire-i mümkinâtta, yani mevt ve hayata, vücûd ve fenâya dâimâ mazhar olan eşyâda mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakîkat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakîkati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinâtta cereyân eden bir nehr-i azîmin hakîkati dahi ‘Levh-i mahv ü isbat’ taki kitâb-ı kudretin sahîfesi ve mürekkebi hükmündedir. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı Tahavvülât-ı zerrâta dâir.Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِوَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَاْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰي وَرَبّ۪ي لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُعَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍŞu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskālzerre mikdarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir. Ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir “Mukaddime” ile “Üç Nokta” dan ibârettir.Mukaddime: Tahavvülât-ı zerrât, Nakkāş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitâb-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa Maddiyyûn ve Tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi, tesâdüf oyuncağı ve karışık, ma‘nâsız bir hareket değildir. Çünkü bütün mevcûdât gibi zerreler ve her bir zerre, mebde’-i hareketinde “Bismillâh” der. Çünkü nihâyetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omzuna alması gibi. Hem vazîfesinin hitâmında “Elhamdülillâh” der. Çünkü bütün ukūlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san‘at, fâideli bir hüsn-ü nakış göstererek, Sâni‘-i Zülcelâl’in medâyihine bir kasîde-i medhiyegibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.Evet, tahavvülât-ı zerrât; (Hâşiye) âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizâmâta medâr; ve ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanı olan “İmâm-ı Mübîn” in düstûrları ve imlâsı tahtında; ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkîl ve îcâd-ı eşyâda tasarrufa medâr; ve kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı olan “Kitâb-ı Mübîn” den istinsâh ile; ve seyyâl zamanın hakîkati ve sahîfe-i misâliyesi olan “Levh-i Mahv ü İsbat” ta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve ma‘nîdâr ihtizâzâttır.Hâşiye: İkinci Maksad’ın tahavvülât-ı zerrâtın ta‘rîfine dâir olan uzun cümlenin hâşiyesidir. Kur’ân-ı Hakîm’de “İmâm-ı Mübîn” ve “Kitâb-ı Mübîn” mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsîr, “İkisi birdir” bir kısmı “Ayrı ayrıdır” demişler. Hakîkatlerine dâir beyânâtları muhteliftir. Hulâsa, “İlm-i İlâhî’nin ünvanlarıdır” demişler. Fakat Kur’ân’ın feyzî ile şöyle kanâatim gelmiş ki, İmâm-ı Mübîn, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev‘ine bir ünvandır ki, âlem-i şehâdetten ziyâde, âlem-i gayba bakıyor.230. Sayfadaki Hâşiyenin maba’dı: Yani zaman-ı hâlden ziyâde, mâzî ve müstakbele nazar eder. Yani her şeyin vücûd-u zâhirîsinden ziyâde, aslına, nesline, köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhî’nin bir defteridir. Şu defterin vücûdu, Yirmi Altıncı Söz’de, hem Onuncu Söz’ün hâşiyesinde isbat edilmiştir. Evet, şu İmâm-ı Mübîn bir nevi‘ ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır. Yani eşyânın mebâdîleri ve kökleri ve asılları, kemâl-i intizâm ile eşyânın vücûdlarını gayet san‘atkârâne intâc etmesi cihetiyle, elbette desâtîr-i ilm-i İlâhînin bir defteri ile tanzîm edildiğini gösteriyorlar. Ve eşyânın neticeleri, nesilleri, tohumları ileride gelecek mevcûdâtın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden, elbette evâmir-i İlâhiyenin bir küçük mecmûası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ, bir çekirdek, bütün ağacın teşkîlatını tanzîm edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları ta‘yîn eden evâmir-i tekvîniyenin küçücük bir mücessemi hükmündedir, denilebilir.
Geçen hakîkati tenvîr edecek bir seyâhat-i hayâliye sûretinde, nîm-manzûmolarak Lemeât’da yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:Bu risâlenin te’lîfinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazân-ı Şerîf’de, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vâkıa-i hayâliye, bir hâdise-i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki, kendimi, bir sahrâ-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü, karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat. Hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziyâ,Sayfa 228nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum. Gitgide, zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahtel’arz yolda, çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum, sonra sesleri kesiliyordu. Ey hayâliyle benim seyâhat-i hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabîiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakîkate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhîrlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakîkatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.Gitgide baktım ki, benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik, o tahtel’arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur’ân’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, rûh-efzâbir nesîm, hayatdâr bir âb-ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaz‘iyette, o sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu def‘a tahtezzemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat‘ edip, öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta‘rîf edilmez. Deniz bana hiddet ediyor. Fırtına beni tehdîd eder. Her şey banaHâşiye: Eğer desen: “Sen necisin, bu meşâhîre karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: Kur’ân gibi bir üstâd-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evhâm-âlûdaklın şâkirdleri olan o kartallara, hakîkat ve ma‘rifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbûr değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstâdı dahi, benim üstâdımdan bin def‘a daha aşağıdır. Üstâdımın himmetiyle onları gark eden madde, ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şâhın büyük bir müşîrinden daha büyük işler görebilir.Sayfa 229müşkilât peydâ eder. Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vâsıta-i seyâhatimle geçiyordum. Galebe çalıyordum. Gitgide, bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise. O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh-efzâ nesîmi teneffüs ederek, “Elhamdülillâh” dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.Sonra baktım. Biri var ki, beni orada bırakmıyor. ...
Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani, “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır” diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ “Birden bir sudûr eder, yani bir zâttan, bizzât bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder” diye Ganiyy-i Alel’ıtlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesâite muhtaç göstererek; bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nevi‘ şirket verip, Hâlik-ı Zülcelâl’e, ‘akl-ı evvel’ nâmında bir mahlûku verip, âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksîm ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düstûru nerede? Hukemânın yüksek kısmı olan İşrâkıyyûn böyle halt etseler, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımların ne kadar halt edeceklerini kıyâs edebilirsin.Sayfa 226Dördüncü Misâl: Nübüvvetin düstûr-u hakîmânesinden وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrıyla, her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti kendine âit bir ise, Sâni‘ine âit neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu, mahz-ı hakîkat olan düstûr-u hikmet nerede? Felsefenin “Her bir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahud insanın menâfiine âittir” diye koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet ma‘nâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet-i müzahrefedüstûrları nerede? Şu hakîkat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakîkatinde bir derece gösterildiğinden kısa kestik. İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. “Lemeât” nâmındaki bir risâlede bir kısmına işaret etmişiz.İşte felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hukemâsından İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa‘şaa-i sûriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdî bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hatta İmâm-ı Gazâlî gibi bir Huccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirînulemâsından olan Mu‘tezile imamları, ziynet-i sûriyesine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihâz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi‘ bir mü’min derecesine çıkabilmişler. Hem üdebâ-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbînlik ile ma‘rûf, Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsûf Ömer Hayyâm gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakîkat ve kemâlden bir sille-i tahkîrve tekfîr yiyip, “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz” diye zecirkârânete’dîb tokatlarını almışlar.Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mâhiyeti olduğu halde, felsefenin meş’ûm nazarıyla ma‘nâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misâl o ene temeyyu‘edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevaggul sebebiyle güya tasallübediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüdeder. Sonra isyan ile tekeddüreder. Şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev‘-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hatta esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlik-ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaz‘iyetini alır. مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ der. Meydan okur gibi, Kadîr-i Mutlak’ı acz ile ithâm eder. Hatta Hâlik-ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmâreninSayfa 227firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrîf eder. Ezcümle; felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakk’a “mûcib-i bizzât” demişler, ihtiyârını nefyetmişler. İhtiyârını isbat eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kad...
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış. Dalâletin her bir nev‘ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde, bir şecere-i zakkūm neşv ü nemâ bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. İşte o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hatta اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ bir düstûrudur. “Galebe edende bir kuvvet var. Kuvvette hak (Hâşiye-1) vardır” der. Zulmü ma‘nen alkışlamış, zâlimleri teşcî‘ etmiştir. Ve cebbârları, ulûhiyet da‘vâsına sevk etmiştir. Hem masnû‘daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnûa ve nakşa mal edip, Sâni‘ ve Nakkāş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek, “Ne güzel yapılmış!” yerine, “Ne güzeldir!” der. Perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir. Hem herkese satılan müzahraf, hodfurûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için, riyâkârları alkışlamış, sanem-misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye-2) yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçükHâşiye-1: Düstûr-u nübüvvet “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir” der. Zulmü keser. Adâleti te’mîn eder.Hâşiye-2: Yani o sanem-misâller, perestişkârlarının hevesâtlarına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyâkârâne gösteriş ile, ibâdet gibi bir vaz‘iyet gösteriyorlar.Sayfa 225büyük Nemrûdlar, Firavunlar, Şeddâdlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir.Şimdi şu hakîkati tenvîr için, felsefe mesleğinin esâsât-ı fâsidesinden neş’et eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden, numûne olarak “üç dört” misâl zikrediyoruz.Meselâ, nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düstûrî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ kaidesiyle, “Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup, Cenâb-ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz” düstûru nerede? Felsefenin teşebbüh-ü bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir, kaidesiyle, “Vâcibü’l-Vücûd’a benzemeye çalışınız” hodfurûşâne düstûru nerede? Evet, nihâyetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğurulmuş olan mâhiyet-i insaniye nerede? Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü’l-Vücûd’un mâhiyeti nerede? İkinci Misâl: Nübüvvetin hayat-ı ictimâiyedeki düstûrî neticelerinden; ve şems ve kamerden tut, tâ nebâtât hayvanâtın imdâdına ve hayvanât insanın imdâdına, hatta zerrât-ı taâmiye hüceyrât-ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstûr-u teâvün, kānûn-u kerem, nâmûs-u ikrâm nerede? Felsefenin hayat-ı ictimâiyedeki düstûrlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını sû’-i isti‘mâllerinden neş’et eden düstûr-u cidâl nerede? Evet, düstûr-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, “Hayat bir cidâldir” diye eblehâne hükmetmişler.Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani, “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır” diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ “Birden bir sudûr eder, yani bir zâttan, bizzât bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder” diye Ganiyy-i Alel’ıtlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesâite muhtaç göstererek; bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nevi‘ şirket verip, Hâlik-ı Zülcelâl’e, ‘akl-ı evvel’ nâmında bir mahlûku verip, âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksîm ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düstûru nerede? Hukemânın yüksek kısmı olan İşrâkıyyûn böyle halt etseler, Maddiyyûn, Tabîiyyûn ...
Şöyle ki: Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor. Diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet-i mahzanın menşeidir. Yani, ene kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti harfiyedir. Yani başkasının ma‘nâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu tebeîdir. Yani başka birisinin vücûduyla kāim ve îcâdıyla sâbittir, i‘tikād eder. Mâlikiyeti vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izniyle sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakîkati zılliyedir. Yani hak ve vâcib bir hakîkatin cilvesini taşıyan mümkün ve miskin bir zıldir. Vazîfesi ise, kendi Hâlik’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzân olarak şuûrkârâne bir hizmettir. İşte enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, eneye şu vecihle bakmışlar. Böyle görmüşler. Hakîkati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-Mülk’e teslîm etmişler. Ve hükmetmişler ki, o Mâlik-i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur. Muîn ve vezire muhtaç değil. Her şeyin anahtarı onun elindedir. Her şeye Kādir-i Mutlak’dır. Esbâb bir perde-i zâhiriyedir. Tabiat bir şerîat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmûasıdır ve kudretinin bir mistarıdır. İşte şu parlak, nûrânî, güzel yüz hayatdâr ve ma‘nîdâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki, Hâlik-ı Zülcelâl bir şecere-i tûbâ-yı ubûdiyeti ondan halketmiştir ki, onun mübârek dalları, âlem-i beşeriyetin her tarafını nûrânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman-ı mâzîdeki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman-ı mâzî, felsefenin gördüğü gibi bir mezâr-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saadet-i ebediyeye atlamak için ervâh-ı âfilîne bir medâr-ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi‘râc-ı münevverve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nûrânî bir nûristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.İkinci vecih ise, felsefe tutmuştur. Felsefe ise, eneye ma‘nâ-yı ismiyle bakmış. Yani “Kendi kendine delâlet eder” der. Ma‘nâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır hükmeder. Vücûdu aslî, zâtî olduğunu telakkî eder. Yani “Zâtında bizzât bir vücûdu vardır” der. Bir hakk-ı hayatı var. Dâire-i tasarrufunda hakîkî mâliktir, zu‘meder. Onu bir hakîkat-i sâbite zanneder. Vazîfesini hubb-u zâtından neş’et eden bir tekemmül-ü zâtî olduğunu bilir. Ve hâkezâ, çok esâsât-ı fâsideye mesleklerini bina etmişler. O esâsât, ne kadar esassız ve çürük olduğunu, sâir risâlelerimde ve bilhassaSayfa 224Sözler’de, hususan On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözler’de kat‘î isbat etmişiz. Hatta silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar, “İnsaniyetin gayetü’l-gāyâtı teşebbehe bilvâcibtir. Yani Vâcibü’l-Vücûd’a benzemektir” deyip firavunâne bir hüküm vermişler. Ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâbperest, sanemperest, tabiatperest, nücûmperestgibi çok envâ‘-ı şirktâifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar. Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazîfe-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı haseneile tahalluketmekle beraber; aczini bilip kudret-i İlâhiyeye ilticâ, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinâd, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye i‘timâd, ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhîden istimdâd, kusurunu görüp aff-ı İlâhîye istiğfâr, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbîhhânolmaktır, diye ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
İşte bak, âlem-i insaniyette zaman-ı Âdemden şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde, biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihâd etmiş ise, yani silsile-i felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itâat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette bir saadet, bir hayat-ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nûr silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış; ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem‘ olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe’lerini, esaslarını bulmalıyız.İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkūm sûretini alıp, şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hatta kuvve-i akliye dalında Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabîiyyûn meyvelerini, beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrûdları Firavunları, Şeddâdları (Hâşiye) beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiyedalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da‘vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkūmun menşei ile silsile-i nübüvvetin, ki bir şecere-i tûbâ-yı ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zemînin bağında mübârek dalları; kuvve-i akliye dalında, enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi; kuvve-i dâfia dalında, âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren; ve kuvve-i câzibedalında, hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehâvet ve keremnâmdârlar meyvesini yetiştiren; ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecereninHâşiye: Evet, Nemrûdları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren eski Mısır ve Bâbil’in, ya sihir derecesine çıkmış veyahud hususî olduğu için etrafında sihir telakkî edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnâmı tevlîd eden felsefe-i tabîiye bataklığıdır. Evet, tabiatın perdesiyle Allah’ın nûrunu görmeyen insan, her şeye bir ulûhiyet verip kendi başına musallat eder.Sayfa 223menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe’ ve medâr, esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki: Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor. Diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabul eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eliSayfa 221kısadır. Bir yüzü de, şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyânın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzânü’l-harâre ve mîzânü’l-havagibi mîzânlar nev‘inden bir mîzândır ki, Vâcibü’l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzândır.İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i‘tikād etse, o vakit emânette hıyânet eder. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâltedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur. Gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel‘ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra nev‘in enâniyeti de bir asabiyet-i nev‘iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i nev‘iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni‘-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs-ı binnefs sûretiyle herkesi, hatta her şeyi kendine kıyâs edip, Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksîm eder. Gayet azîm bir şirke düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de, “Kendime mâlikim” diyen adam, her şey “Kendine mâliktir” demeye ve i‘tikād etmeye mecbûrdur.İşte, ene şu hâinâne vaz‘iyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinâtın envâr-ı ma‘rifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdîk edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmetgelse, nefsinde abesiyet-i mutlakaSayfa 222sûretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta‘tîldir. Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. On Birinci Söz’de mâhiyet-i insaniyenin ve mâhiyet-i insaniyedeki enâniyetin ne kadar hassâs bir mîzân ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi‘ bir ayna ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat‘î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona mürâcaat edilsin. O Söz’deki tafsîlâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa, gel, hakîkate giriyoruz.
Suâl: Ne için Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının ma‘rifeti enâniyete bağlıdır? Elcevab: Çünkü mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez. Ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez. Mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ, zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîkî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakîkî nihâyet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder. Bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd-i mevhûmvaz‘ eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra onundur” diye bir taksîmât yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ, dâire-i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire-i mümkinâtta Hâlik’ının rubûbiyetini anlar. Ve zâhirî mâlikiyetiyle, Hâlik’ının hakîkî mâlikiyetini fehmeder. Ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinâtın mâlikidir” der. Ve cüz’î ilmiyle onun ilmini fehmeder. Ve kesbîsan‘atçığıyla o Sâni‘-i Zülcelâl’in ibdâî san‘atını anlar. “Meselâ, ben, şu evi nasıl yaptım ve tanzîm ettim. Öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzîm etmiş” der.Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyât enede mündericdir. Demek ene, ayna misâl ve vâhid-i kıyâsî ve âlet-i inkişâfve ma‘nâ-yı harfîgibi, ma‘nâsı kendinde olmayan ve başkasının ma‘nâsını gösteren, vücûd-u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif’in iki yüzü var. Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabul eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eliSayfa 221kısadır. Bir yüzü de, şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyânın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzânü’l-harâre ve mîzânü’l-havagibi mîzânlar nev‘inden bir mîzândır ki, Vâcibü’l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzândır.İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i‘tikād etse, o vakit emânette hıyânet eder. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâltedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur. Gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel‘ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra nev‘in enâniyeti de bir asabiyet-i nev‘iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i nev‘iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni‘-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder.
Eğer onun hakîkî mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinât dahi açılır. Şöyle ki: Sâni‘-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve numûneleri câmi‘ bir ene vermiştir. Tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı rubûbiyetve şuûnât-ı ulûhiyetbilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîkî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsî teşkîl edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîkî vücûdu lâzım değildir.




