Discover
Felsefe Hakkında Hiçbir Şey Bilmiyorum
Felsefe Hakkında Hiçbir Şey Bilmiyorum
Author: Ayşen İrem Ateş
Subscribed: 21Played: 43Subscribe
Share
© Ayşen İrem Ateş
Description
Felsefe hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Tıpkı Sokrates gibi.
Ama belki de en iyi başlangıç noktası burası.
Bu podcast’te gündelik hayatla felsefeyi birleştiriyor, büyük soruları küçük anlara sığdırıyoruz.
Ahlak, özgürlük, toplumsal roller, kimlik, anlam, varoluş, güven, aşk...
Her bölümde farklı bir filozofun düşüncelerine kulak veriyor, felsefi sorulara farklı açılardan yaklaşıyoruz.
“Felsefe” kategorisindeyiz. Ama sadece düşünen değil, hisseden, gülen, sorgulayan bir yer burası.
📲 instagram.com/felsefecocuklari
Reklam ve İş birlikleri için: ayseniremates@gmail.com
Ama belki de en iyi başlangıç noktası burası.
Bu podcast’te gündelik hayatla felsefeyi birleştiriyor, büyük soruları küçük anlara sığdırıyoruz.
Ahlak, özgürlük, toplumsal roller, kimlik, anlam, varoluş, güven, aşk...
Her bölümde farklı bir filozofun düşüncelerine kulak veriyor, felsefi sorulara farklı açılardan yaklaşıyoruz.
“Felsefe” kategorisindeyiz. Ama sadece düşünen değil, hisseden, gülen, sorgulayan bir yer burası.
📲 instagram.com/felsefecocuklari
Reklam ve İş birlikleri için: ayseniremates@gmail.com
41 Episodes
Reverse
Kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz ama belki de kendimizden uzaklaşıyoruz. Bu bölümde şu sorunun peşine düşüyoruz:Gelişmek gerçekten ilerlemek mi, yoksa zarif bir kaçış mı?Illich, Fromm, Deleuze ve Weil ile “daha iyi olmak” fikrini biraz sarsıyoruz.Belki de bu bölüm kendine bir şey eklemek yerine, kendine bakmanı sağlayacak.
İtaat gerçekten zorunlu mu, yoksa fark etmeden alıştığımız bir şey mi?Bu bölümde Hobbes’la düzen için neden itaat ettiğimizi, Foucault’yla artık kimsenin bizi zorlamadan nasıl itaat ettirdiğini, Milgram’la insanların otorite karşısında ne kadar ileri gidebildiğini ve Arendt’le düşünmeden itaat etmenin nasıl tehlikeli hale geldiğini konuşuyoruz.
Bir şeyi çok istemek… onu gerçekten değerli yapar mı?Bu bölümde arzunun doğasına bakıyoruz.Spinoza arzuyu insanın özü olarak görür.Schopenhauer arzunun insanı sürekli huzursuz eden bir güç olduğunu söyler.René Girard arzularımızın çoğunun başkalarından öğrenildiğini anlatır.Carl Jung ise bazen istediğimiz şeyin, içimizde eksik kalan bir parçanın sembolü olduğunu düşünür.Peki gerçekten neyi istiyoruz? Ve arzularımız gerçekten bize mi ait?
Bir şeyleri gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa sadece kaçırmamak için mi?Bu bölümde modern çağın en tanıdık ama en az konuşulan duygularından birini ele alıyoruz: FOMO — kaçırma korkusu.Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak… Bir yerde olmazsak bir şeylerin eksik kalacağını hissetmek… Başkalarının hayatına bakarken kendi hayatımızı gecikmiş gibi görmek.Peki gerçekten bir şeyleri mi kaçırıyoruz?Bu soruyu düşünürken Kierkegaard’la kendilik ve kaygıyı,Bergson’la zamanı nasıl yaşadığımızı,Heidegger’le “herkes”in temposunda yaşama meselesini,Byung-Chul Han’la ise modern dünyanın hız ve performans baskısını konuşuyoruz.Belki de mesele bir yere yetişmek değil. Belki mesele kimin zamanında yaşadığımızı fark etmek.
Kimlik dediğimiz şey ne kadar bize ait?Bu bölümde Hannah Arendt, Judith Butler, Erving Goffman ve Michel Foucault ile kimliğin nasıl bakışla, tanınmayla ve güç ilişkileriyle kurulduğunu sorguluyoruz.
Alışkanlıklar bizi korur mu, yoksa fark etmeden sınırlar mı?Bu bölümde Aristoteles, William James, Pierre Bourdieu ve Epiktetos ile konfor alanı fikrini alışkanlık, karakter ve içsel özgürlük üzerinden tartışıyoruz.
Durmak neden bu kadar zor?Bu bölümde Paul Lafargue, Max Weber, Aristoteles ve Byung-Chul Han ile çalışma ahlakını, suçluluğu ve “işe yarar olma” baskısını masaya yatırıyoruz.
Bir şeye bakıyoruz ve “güzel” diyoruz. Ama gerçekten baktığımız için mi, yoksa bakmayı bildiğimizi sandığımız için mi?Bu bölümde güzelliği tanımlamaya çalışmıyoruz. Platon, Kant, Schopenhauer ve Spinoza’yla birlikte şunu kurcalıyoruz: Güzellik gözün gördüğü bir şey mi, yoksa bakışın kurduğu bir ilişki mi?Bakmakla görmek arasındaki o ince farkta duruyoruz. Ve belki de en zor soruyu soruyoruz: Biz neye bakıyoruz?
Her şeye bakıyoruz. Her şeyden haberdarız. Ama giderek daha yorgunuz.Bu bölümde siyasetle kurduğumuz maruz kalma ilişkisini konuşuyoruz. Arendt, Debord, Rancière ve Agamben eşliğinde şunu soruyoruz:Bu kadar şeye maruz kalmak zorunda mıyız?Cevap yok. Ama bakışımızı değiştiren sorular var.
Artık büyük inançlara sahip değiliz. Ama bu, hiçbir şeye tutunmadığımız anlamına gelmiyor.Bu bölümde şunu soruyoruz: Bir şeye inanmadan yaşanır mı?Yoksa inançların yerini sessiz öğretiler mi aldı?Nietzsche, William James ve Ivan Illich eşliğinde, modern insanın neye yaslanarak yaşadığını düşünüyoruz.
Gün boyu her şeyle temas hâlindeyiz. Peki ya kendimizle?Bu bölümde teması bir duygu hâli değil, bir fark ediş ve sorumluluk alanı olarak düşünüyoruz. Husserl, Merleau-Ponty, Heidegger ve Sartre eşliğinde kendimizle teması nasıl kaybettiğimizi ve bazen neden kaçtığımızı sorguluyoruz.Bu bir çözüm bölümü değil. Bir durma anı.
Yılbaşı gecesi herkes bir şey kutluyor gibi. Ama gerçekten neyi?Bu bölümde kutlamanın kendisini sorguluyoruz.Bir araya gelmek ne zaman gerçekten “birlikte olmak” olur?Hayata “evet” demek cesaret mi, yoksa zorunluluk mu?Ve bazen sadece dayanmış olmak… yeterli mi?Platon, Nietzsche ve Cioran’la birliktekutlamaya farklı yerlerden bakıyoruz.Neşeyi de, şüpheyi de, susmayı da masaya koyuyoruz.Bu bir kutlama çağrısı değil. Bir durma anı.Belki bu gece yeni bir yılı değil, sadece hâlâ burada olmayı fark ediyorsundur.
Bazen düşünüyor gibiyiz ama gerçekten farkında mıyız?Bu bölümde bilincin ne olduğunu, nerede başlayıp nerede bittiğini; otomatik yaşamakla farkında olmak arasındaki o tuhaf çizgiyi konuşuyoruz.Zihnin çalışıyor olabilir…Peki ya sen orada mısın?
Bir işin karşısında durup “Ben mi anlamıyorum?” diye düşündün mü hiç?Bu bölümde estetikle ilgili o tanıdık sorunun peşine düşüyoruz.John Berger, Walter Benjamin, Arthur Danto ve Susan Sontag’labakışın, anlamın ve hissetmenin sanatla ilişkisini konuşuyoruz.Bu bir “sanat dersi” değil. Ne beğenmen gerektiğini söylemiyor.Sadece şunu soruyor: Sanatla karşılaşırken gerçekten ne yaşıyoruz?
Bu bölümde konfor alanının neden rahatlatıcı olduğu kadar yorucu hissettirdiğini ele alıyoruz.Değişime direnç, alışkanlıkların yarattığı güven duygusu, rahatlığın iradeyi zayıflatması ve adım atma cesaretinin nereden geldiği üzerine filozofların yaklaşımlarını inceliyoruz.Herakleitos’un akış fikri, Seneca’nın zorlukla güçlenme görüşü,Schopenhauer’ın konfor - irade ilişkisi ve Bergson’un yaratıcı hamle anlayışı üzerinden,“neden kalkamıyoruz ama neden aynı yerde kalmak da bizi rahatsız ediyor?” sorusuna bakıyoruz.
Bir şey yapmak isteriz… ama tam adım atacakken içimizdeki o ses yükselir: “Ya olmazsa?”Bu bölümde bu sesin kökenine ve bizi nasıl durdurduğuna bakıyoruz.William James eylemin inancı doğurduğunu,John Stuart Mill hata yapma hakkımızı unuttuğumuzu,Pascal başarısızlığın bize kendimizi gösterdiğini,Karl Popper ise yanlışlanmaktan korktukça gelişimi durdurduğumuzu hatırlatıyor.Belki de korktuğumuz şey kötü sonuç değil; o sonucun bize göstereceği biz.Eğer uzun zamandır ertelediğin bir şey varsa,bu bölüm sana o ilk kıpırtıyı verebilir.
Yapay zekâ bir hız, bir kolaylık ve bir üretim gücü sunuyor.Peki bu, insanı gereksiz hâle getirmek mi yoksa insan olmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmek için bir fırsat mı?Bu bölümde, “Yapay zeka işimi alacak mı?” sorusunun ardındaki daha derin meselelere bakıyoruz:Düşünmek ne demek? Anlam nasıl üretilir? Bir makine iş yapabilir ama eylem edebilir mi?Arendt’in eylem anlayışı, Churchland’ın zihnin biyolojik köklerine dair iddiaları, Harari’nin veri çağındaki insan yorumu ve Dreyfus’un bedenlenmiş zekâ eleştirisi. Hepsi bizi aynı yere getiriyor:Yapay zekâ belki işleri dönüştürecek,ama insanı insan yapan şeyi değil.
Bir ilişkide, bir şehirde ya da bir işte…Zaman zaman hepimiz aynı soruya sıkışıyoruz: Gitmek mi, kalmak mı?Bu bölümde karar vermeyi bu kadar zorlaştıran şeyin ne olduğunu konuşuyoruz.Kimin için kaldığımızı, kimden kaçtığımızı, neyi korumaya çalıştığımızı… Ve gitmenin her zaman özgürlük; kalmanın her zaman teslimiyet olmadığını.Belki de önce şunu görmek gerekiyor:Gitmek de zor, kalmak da. Önemli olan hangisinin seni daha çok harekete geçirdiği.
Soğukkanlılık ne zamandan beri duygusuzlukla karıştırıldı? Bu bölümde Epiktetos’la dinginliğin sınırını, Spinoza’yla duyguların nedenini anlayarak dönüştürmeyi, Martha Nussbaum’la hissetmenin adaletle bağını ve Eva Illouz’la modern çağda duyguların nasıl “pazarlanabilir” hale geldiğini konuşuyoruz.Belki mesele soğumak değil; hangi duygunu, hangi nedenle soğuttuğunu fark etmek.Dinlerken kendine sor: Sakinliğin gerçekten denge mi, yoksa iyi paketlenmiş bir mesafe mi?
Her şey var ama hiçbir şey yetmiyor.Yeni olan çok, ama yenilik duygusu yok.Camus’nün absürtlüğü, Nietzsche’nin yaşam tutkusu, Frankl’ın anlam arayışı ve Byung-Chul Han’ın yorgunluk toplumuyla bir çağın nabzını tutuyoruz: Tükenmişlik.Artık hiçbir şey heyecan vermiyorsa, sorun bizde mi dünyada mı?Belki de anlam, artık “heyecan”da değil — sessizlikte, sadelikte, hatta sıkıntının kendisinde saklıdır.























