DiscoverAllah Kelâmı Kur'ân-ı Kerîm'in Açıklamalı Meali - Ali Ünal
Allah Kelâmı Kur'ân-ı Kerîm'in Açıklamalı Meali - Ali Ünal
Claim Ownership

Allah Kelâmı Kur'ân-ı Kerîm'in Açıklamalı Meali - Ali Ünal

Author: Pirlanta Dinle

Subscribed: 1Played: 7
Share

Description

Ayetlerin Kur’an’ın bütünlüğü içindeki anlamlan açık ve anlaşılır biçimde veriliyor. Özlü bir tefsir niteliğinde bir meal çalışması. Onda, bütün kapsayıcılığı içinde imanî gerçekleri, ibadet, ahlâk, ferdî ve sosyal hayatı, kısaca her boyutuyla ve her zaman ve şarta bakan özellikleriyle İslâm’ı ve bütün bir islâmî hayatı Kur’ân’ın anlam derinliği içinde takdim etme gayreti var.
42 Episodes
Reverse
Kur’ân’da akıl bir melekenin adı olarak değil, “akletme” şeklinde kalbin bir ameli ve fonksiyonu olarak geçer. Kalb, sebeple netice, müessirle eser arasındaki münasebet üzerinde düşünür; eserden müessire, müessirden esere, iki eserin birinden diğerine, aynı şekilden sebepten sonuca, sonuçtan sebebe, iki sonucun birinden diğerine yürüyerek (tümevarım, tümdengelim, kıyas) bir hükme varır. Ayrıca, insanı yanlıştan, günahtan ve zararlıdan sakınıp doğruya, sevaba ve faydalıya yönelmesi için ikaz eder; ortaya çıkan yeni durumlar, şartlar ve meseleler üzerinde İlâhî hükümler ve temel İslâmî düsturlar çerçevesinde çalışır ve bu yeni durum, şart ve meselelerin hayır mı şer mi, faydalı mı zararlı mı olduğu konusunda istidlâllerde (çıkarsama) bulunur. Eşya ve hadiselerdeki, İlâhî ahkâm ve İslâmî düsturlardaki illetleri ve hikmetleri kavramaya gayret eder. İşte, kalbin bütün bu fiillerine “akletme” denir. Akletmeyi gerçek anlamda gerçekleştirebilecek olan kalb, iman etmiş ve iman ışığında çalışan kalbdir. Kalb, imanda ne kadar mesafe almışsa, akletmede de o ölçüde mesafe alır. Netice olarak, Kur’ân’da akıl, bir fiildir, kalbin bir amelidir. Kalb ise, insanda gerçek veya mutlak bilginin yansıma yeridir, onun ışığında yeni bilgilere ulaşma melekesidir, ruhun merkezidir
Zebur, Hz. Davud’a inen kitaptır. Hz. Davud (a.s.), peygamberler içinde halife peygamber olarak O’nunla yeryüzüne salih kulların mirasçı olması arasında bir münasebet elbette vardır. Meşhur Osmanlı şeyhülislâmı İbn-i Kemal, bu âyetten çıkardığı tam on tane delille, Yavuz Sultan Selim’e Mısır’ı fethedeceğini söylemiş ve fetih için teşvikte bulunmuştur. İsrail Oğulları’nda halife peygamber olarak Hz. Davud’un mukabili, Osmanlılarda halife-sultan olarak Hz. Yavuz’dur denebilir. “Yeryüzü” olarak çevrilen ve aslı “arz” olan kelime, Kur’ân-ı Kerim’de yer yer Mısır için de kullanılır. Dolayısıyla, Hz. Yavuz’la Mısır fethi olarak gerçekleşen bu müjde, Âhir Zaman’da yeryüzü olarak gerçekleşecektir. Cenab-ı Allah (c.c.), bunu Levh-ı Mahfuz’da bir hüküm olarak kaydetmiş, sonra da Zebur’a bir âyet olarak koymuş, Kur’ân’da da tekrarlamıştır. Bu müjdenin muhatabı olan topluluğun birinci özelliği salih olması, ikinci önemli özelliği de, bundan sonraki âyette geleceği üzere âbid, yani kendilerini Allah’a ibadete adamış rabbanî insanlardan teşekkül etmesidir.
Hak Din’in temsilcisi ve bilhassa tebliğcilerine peygamberlerin mucizelerinden ve galibiyetlerinden çıkan önemli bir ders vardır. Her peygambere mucize, o peygamberin döneminde hangi ilim revaçta ve gelişmiş ise onun cinsinden verilmiş ve peygamber, o mucize ile o ilmi aşmıştır. Dolayısıyla Müslümanlar, aşkın ve kamu vicdanında kabul görecek hususiyetlerin, faziletlerin yanısıra, kendi dönemlerindeki ilmi veya ilimleri aşan bir ilmî ve teknik üstünlüğe de sahip olmalıdırlar.
Bütün peygamberler aynı inanç, ibadet, yaşayış ve ahlâk esaslarıyla gelmiş ve gelişen zamanla birlikte değişen şartların getirdiği yeni hükümler, hep bu esaslar üzerine bina edilmiştir. Peygamberlerin mesajları arasındaki farklılıklar da, işte sadece bu değişen hükümlerdedir. Hz. İsa da (a.s.), önce Allah’ın varlık ve birliğini, sonra kendisinin O’nun kulu ve rasûlü olduğunu tebliğ etmiş, ibadet adına da iki ana temel olarak namaz ve zekâtı öne çıkarmıştır.
Kıyamet’e kadar geçerli olan Kur’ân, dört esas veya hedefi takip eder: 1) Allah’ın varlığını ve birliğini, 2) Peygamberliği, 3) Haşir ve Âhiret’i zihinlerde ve kalblerde tesbit, 4) İbadet ve Adalet. O, bu maksatlar etrafında döner ve her seviyeden insana hitapta bulunur. İnsanların çoğu avam olduğu ve gözüne, kulağına, kısaca beş duyusuna dayandığı için, Kur’ân onların duyularıyla idraklerine de saygı gösterir. Bu sebeple, herkesin anlayabileceği, fakat her sahada en üst seviyedeki insanların da kendi seviyelerine göre tatmin olacakları bir dil ve üslûp kullanır. Bu bakımdan, zaman zaman teşbih (benzetme), istiare (kapalı benzetme), tecsim (cisim giydirme), telmih (atıfta bulunma) ve mecaz gibi sanatlara başvurur, temsiller getirir. Bilhassa ilimde derinleşenler (Âl-i İmran Sûresi/ 3: 7) Kur’ân’a nasıl yaklaşacaklarını ve ondan nasıl en iyi şekilde faydalanacaklarını bilir ve onun Allah Kelâmı olduğuna içten inanırlar.
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Medine’de insanların inanması adına olmaktan çok, daha başka sebep ve vesilelerle pek çok mucize göstermişse de (bkn. Mektubat, “19. Mektup”), Mekke’de ayın yarılması gibi, bazılarına gösterilen bir-iki mucize dışında fazla mucize göstermemiştir. Bunun birinci sebebi, Kur’ân-ı Kerim’in O’nun en büyük mucizesi olması, diğer sebebi de, Cenab-ı Allah’ın Mekkelilerin büyük çoğunluğunun ileride İslâmiyet’e sahip çıkacağını bilmesi idi. İnsanlığın ilme ve akla döküleceği bir zaman diliminde Kıyamet’e kadar geçerli bir kitap olan Kur’ân-ı Kerim, insanları ısrarla düşünmeye, aklı kullanmaya, bakıp görmeye, incelemeye, muhakemeye ve öğrenmeye çağırır. O, kâinatta olup biten her şeyin aslında bir mucize olduğunu ortaya koyar. Bu mucizeler üzerinde hiç düşünmeyen insanlara başka mucizeler de tesir etmeyecektir. Önemli olan, insanın kâinatı ve hadiseleri okumasıdır ve daha ilk inen âyetinde Kur’ân’ın emrettiği budur.
Allah, kulları temel rızıkla yetinsin ve çalışmasınlar diye emretmez. Aksine, insan için ancak emeğinin karşılığı vardır (Necm Sûresi/53: 39) buyurarak, kullarını helâlinden kazanmaya ve hem kendileri, hem sorumlulukları altındaki kimseler için, ayrıca İslâm yolunda harcamaya ve başkalarına yardım etmeye çağırır. O, insanı yeryüzünün halifesi olarak onu imar etsin, Allah’ın orada yarattığı rızıkları çıkarsın, onları başkalarıyla adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre paylaşsın, paylaştırsın, böylece şükür duygularını da coşturup, Kendisi’ne şükretsin diye yaratmıştır. O’nun nazarında helâlinden kazanıp, hem kendi hem de sorumluluğu altındakilerin geçimini sağlayan, başkalarına yardım eden, rızası istikametinde harcayan ve şükreden bir kul, fazla çalışmayıp en azla yetinen bir kuldan çok daha hayırlıdır. Hattâ kişinin şehvetlerini kontrol etme ve manen yol alma, ruhen olgunlaşma adına riyazet övülmüş ve tavsiye edilmişse de, –lükse girmeme, tüketimde aşırı gitmeme ve şehvetleri azdırmama kaydıyla– çalışıp helâlinden kazanmak, kendisinin ve sorumluluğu altındakilerin geçimini sağlamak, Allah yolunda harcamak, başkalarına yardım etmek ve şükretmek, riyazetten daha hayırlıdır. Allah’ın men ettiği hırs ve tama’, haramdan kazanma, bencillik, biriktirme, şehvetleri kamçılama ve tüketimde aşırı gitmedir. O, dünya hayatının gaye haline getirilmesini istemez.
Bir hayvanın, denebilir ki daha doğar doğmaz ortaya koyduğu davranışlar, onun hayatı için gerekli bütün bilgileri almış ve bütün melekeleri gelişmiş olarak dünyaya geldiği intibaını verir. O, türüne göre, birkaç saat, birkaç gün veya birkaç ay içinde artık hayatını tam olarak sürdürebilecek kapasiteye bütünüyle ulaşır. Meselâ, bir serçe veya bir arı, bir aydan daha az bir zaman içinde çevresine tam uyum sağlayacak kabiliyetlerle donanmış olur ki, bir insanın bu seviyeye gelmesi, en azından 20 yıl tutar. Bu demektir ki, hayvanlar hayata onları, hayatlarını, hayat şartlarını ve çevrelerini bilen biri tarafından hazırlanıp gönderilmektedir ve onların aslî vazife ve fonksiyonları öğrenerek mükemmelleşme değildir. Ayrıca onlar, acz ve fakrlarını şefaatçi yaparak şuurlu bir şekilde dua etmeye de mecbur değillerdir. Onlar, hayatlarını ona hazırlandıkları biçimde sürdürmek mevkiindedirler ve bu, belki bilemediğimiz ve anlayamadığımız daha başka ibadet şekilleriyle birlikte onların dualarıdır, ibadetleridir.
Işıktan daha lâtif ışıkla (nur) başlayıp toprakla sona eren yaratılış merhalelerinin her safhasında Allah (c.c.), o safhaya uygun canlılar var etmiş ve bu canlıların bazılarına şuur da vermiştir. Dolayısıyla, kâinatın her alanında, o alana münasip canlı türleri mutlaka vardır. Ayrıca, nasıl Allah ışık, esir, hava, ateş, su ve topraktan canlılar yaratmaktadır, aynı şekilde O, insanın sarfettiği her sözden ve işlediği her işten de insana bir başka dünya hazırlamaktadır. Bu dünya, Âhiret’te, yani diğer dünyada onun karşısına Cennet veya Cehennem olarak çıkacaktır. Nasıl O, küçücük bir tohum veya çekirdekten dev gibi ağaç çıkarıyorsa, aynı veya benzer şekilde, Kıyamet’in sarsıntılarıyla ve bu sarsıntılar neticesinde Âhiret’e has bir keyfiyet kazandıracağı bu dünyanın malzemesinden de çok geniş Âhiret alemlerini yaratacaktır. Yukarıda ifade olunduğu gibi, insanın dünyada yaptıklarından da, keyfiyetini tam olarak kavramamız mümkün olmayan bu âlemde onun cennet veya cehennemine vücut verecektir.
Hz. İbrahim (a.s.), kendisini namazı hakkıyla kılan bir kul yapması için Allah’a dua ederken, bu duaya soyunu da katmakta, fakat tamamını katmamaktadır. Burada, yukarıda 10’uncu dipnotta referans verildiği gibi, Bakara Sûresi 124’üncü âyete telmih vardır. O biliyordu ki, soyunun tamamı namazı hakkıyla yerine getiremeyecek ve onların içinden zalimler de çıkacak. Bu da gösterir ki, en büyük beş peygamberden biri de olsa, salih bir insanın soyundan gelmek mutlaka salih olmaya sebep değildir ve böyle olmaya yetmemektedir. Dolayısıyla hiç kimse ve hiçbir toplum, bütünüyle seçilmiş olduğunu iddia edemez. Bu husus, Hz. İbrahim’in, “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et!” (Bakara Sûresi/ 2: 128) duasında da açıktır.
İslâm her şeyden önce kâinatın dinidir, çünkü İslâm, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a secde ve teslimiyetin adıdır. Güneş, ay, yeryüzü, kısaca insan vücudu dahil bütün varlıklar, Allah’a itaat içinde olduğundan Müslümandır. İnanmayanlar ve ateistler bile bu manâda Müslümandırlar; çünkü onların vücutları ve biyolojik-fizikî hayatları da Allah’ın çizdiği çerçeve içinde O’nun koyduğu kanunlara tâbidir. Dolayısıyla kâinattaki her şey, isteyerek veya istemeyerek, yani herhangi farklı bir seçeneği olmadan Allah’a secde halindedir, O’na olan teslimiyetini ilan etmektedir
Bütün o rasûllerin kıssalarında gerçek akıl ve idrak sahipleri için üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir ibret vardır. Bilin ki Kur’ân, uydurulmuş bir söz değildir. O, kendinden önce gönderilmiş bulunan (İlâhî) kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik eder (ve esasen onlar da Kur’ân’a delildir). Ayrıca o, açıklanması gereken her şeyi açıklar ve imana, imanda derinleşmeye açık kimseler için de baştan sona bir hidayet kaynağı ve çok büyük bir rahmettir.
Kur’ân-ı Kerim’in Arapça inmesinin önemli bir sebebi, diller içinde Arapça ölçüsünde Kur’ân’ın manâ ve muhtevasını ifade edebilecek bir başka dilin olmamasıdır. Biraz dil, yani dil bilim bilen her insan, bu gerçeği rahatlıkla görebilir. Peygamber Efendimiz’in Arapların içinden çıkmış olması ve dolayısıyla İslâm’ın ilk muhataplarının Araplar olması da, Kur’ân’ın Arapça indirilmiş olmasında önemli bir faktördür. Bu, bazı hikmetlerini bilip, bazılarını bilemeyeceğimiz İlâhî bir tercihtir. Şurası da bir gerçektir ki, hangi ırk, renk ve dilden olursa olsun, asırlarca birbirleriyle iç içe yaşamış Din mensuplarının arasına tefrika sokmak, insanları Din’den koparmak, Din’in önemli bir birleştirici unsur olduğu çok milletli büyük devletleri ortadan kaldırıp insanlığa daha rahat hükmetmek için ortaya çıkarılan ve Kur’ân’ın cahiliye asabiyeti olarak yasakladığı milliyetçilik ambalajlı ırkçılık hareketleri, sözünü ettiğimiz gayelerle Arapça’ya hücum edinceye kadar tam 13 asır, Kur’ân’ın Arapça olması hiç bir problem teşkil etmemiştir. Bunu problem yapanların, Kur’ân’la, ibadetle hiç alâkaları olmadığı halde başka başka dillerde Kur’ân ve ibadet arayışına girenlerin asıl niyeti, Müslümanları birbirine düşman yapma, Kur’ân’ın tesirini kırma ve bu şekilde İslâm’ı darbeleme olup, bunlara destek verenler de, bilerek veya bilmeyerek aynı gayeye hizmet etmektedirler.
Allah, mutlak âdil, adaletin de ötesinde rahmeti her şeyi kuşatmış bir Rabb olarak kullarına karşı asla haksızlıkta bulunmaz. Haksızlıkta bulunmak şöyle dursun, onların daima iyiliğini ister. Bu bakımdan insana düşen, kendisine bahşedilen iradeyi doğru istikamette kullanmaktır. Doğruluk, tevazu, hayâ, diğergâmlık (başkalarını düşünüp kendine tercih etme), cömertlik, ön yargılı olmama ve yalan, aldatma, zulüm, zina, cimrilik gibi kötülüklerden uzak durma, hidayet ve kurtuluş adına âdeta Allah’a uzatılmış birer dilekçe fonksiyonu görür. Buna karşılık zulüm, kibir, ön yargılı olma, bencillik, cimrilik ve maddî-bedenî arzulara mağlûbiyet, iman ve kurtuluşun önündeki engellerdir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, (İslâm öncesi) cahiliye döneminde yaptıkları güzel işlerin kendisine faydasının olup olmayacağını soran bir sahabîsine “Allah’ın size neden hidayet nasip ettiğini düşünüyorsunuz ki?” cevabını vermişlerdir (Buharî, “Zekât”, 24)
Kur’ân, bir bakıma geçmiş milletlerin tarihleri ve gelecek hadiselerin de haberleriyle doludur. Onun gelecekten haberleri, yerinde anlatılacağı üzere, bazen açık bazen de kapalıdır ve ima, işaret, telmih gibi yollarla ifade edilir. Onun gerek geçmişle, gerekse gelecekle ilgili verdiği haberlerden herhangi birini, bu haberlerin bir kelimesini bile yalanlamak mümkün değildir, olmamıştır ve olmayacaktır. Araştırmacılara düşen, araştırmalarını Kur’ân’ın verdiği bilgiler istikametinde yapmaktır. Âyette de ifade buyurulduğu gibi, Allah Rasûlü’nün bunların hiçbirini bilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla O’nun geçmiş milletlerin araştırmaya açık ve Kıyamet’e kadar da araştırılabilecek tarihlerini, gelecekle ilgili de birtakım haberleri kesin bir dille ve doğruluklarına tam bir emniyetle anlatması, O’nun Allah’ın Rasûlü olduğuna kesin bir delildir. Çünkü böyle bir anlatma, Kıyamet’e kadar gelecek bütün araştırmacılara, bütün insanlara meydan okumadır. O’nu bu haberlerinde yalanlayabilecek biri varsa, işte meydan!
Eğer Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokundurursa, onu yine Allah’tan başka giderecek yoktur; eğer sana bir hayır dilerse, bu takdirde O’nun lütf u keremini engelleyecek de yoktur. O, lütf u keremini kullarından dilediğine eriştirir. O, Ğafûr (kullarının hatalarını ve günahlarını çok bağışlayan)dır; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.”
128. Size kendi aranızdan, (bizzat içinizde doğup büyümüş) bir Rasûl geldi: (bırakın azaba düçar ve müstahak olmanızı, ) bir sıkıntıya bile uğramanız O’nun yüreğine oturur; size çok düşkün olup üzerinizde titrer; mü’minlere karşı son derece şefkatli ve son derece merhametlidir.129. (Ey Rasûlüm! Sen böyle onların üzerine titrerken) onlar halâ senden ve yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki: “Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi, (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözeteni)dir.”
Kendilerini İslâm’a nisbet eden, dolayısıyla Müslüman olarak anılmakla birlikte İslâm’ı gerçek manâda hayatlarına hayat yapamayan insanlar, bazen küfür dünyası karşısında mağlûp duruma düşebilirler. Fakat bu, asla İslâm’ın mağlûbiyeti değildir. İslâm, din olarak her zaman bütün dinlerin üzerinde bir mevkie sahiptir. Bu, ilk günden itibaren böyle olduğu gibi, bugün de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır. Müslümanların, tarihlerinin en zavallı dönemlerini yaşadıkları son birkaç asırda bile İslâm, her türlü gelişmiş teknik ve vasıtaya sahip bir hasım dünyanın her cepheden ardı-arkası kesilmez saldırılarına rağmen ilk günkü gibi yerindedir ve bu süre içinde pek az kişi İslâm’dan çıkıp başka dinlere girerken, diğer dinlerden yine çok sayıda insan İslâm’a girmeye devam etmektedir. Günümüz Müslümanlarının onca eksiğine, hatasına ve kusuruna, İslam’ı temsil ve tatbikteki onca yanlışlarına ve yetersizliklerine ve hasım dünyanın İslâm’ın imajını olduğundan farklı göstermek için ortaya koyduğu onca çabaya rağmen, Batı’da pek çok insan, herhangi bir dine inansın inanmasın, İslâm’dan etkilenmeye devam etmektedir.
Güçlü bulunma, bütün mü’minlerin üzerine borçtur. Aslında İslâm, modern devletin hemen bütün fonksiyonlarını, duruma göre kifaî farz, vacip veya sünnet olarak mü’minlerin tamamına yükler ve Kur’ân-ı Kerim’de açıkça görüldüğü üzere Cenab-ı Allah, bu tür fonksiyon ve görevleri ifade buyururken genellikle “Ey iman edenler!” diye hitapta bulunur. Mü’minler, yapılacak işlere göre iş bölümüne gider ve zamana, şartlara göre gerekli müesseseleri oluştururlar. Sürekli güçlü bulunma borcunu ifanın en önemli yollarından biri, Allah yolunda infak, yani herkesin verecek, ortaya koyacak nesi varsa verip ortaya koymasıdır. Bu, zekât yoluyla olur, belli durumlarda zekâttan ayrı vergilendirme yoluyla olur veya çok önemli durumlarda genel seferberlik yoluyla olur.
Allah, bir kimse veya topluluk yoldan çıksın diye onları imtihan etmez. Cenab-ı Allah (c.c.), kâinatın işleyişi ve hayat için belli kanunlar koymuştur. Din de, bizim ferdî ve içtimaî hayatımızı düzenlememiz maksadıyla Cenab-ı Allah’ın, rasûlleri vasıtasıyla gönderdiği bir diğer kanunlar bütünüdür. Bunlar, bizim hem bütün diğer varlıklarla olan münasebetimizi ve onlara karşı vazifelerimizi, hem de Cenab-ı Allah’la (c.c.) olan münasebetimizi ve O’na karşı vazifelerimizi içine alır. Bu her iki kanunlar bütününe uyup uymamanın sonuçları vardır ve biz bu sonuçları, ne yaparsak ne ile karşılaşacağımızı, (özellikle dinî sahada) peygamberler veya onların getirdiği kitaplar vasıtasıyla Allah’ın bildirmesi, ayrıca kâinat ve hayat üzerindeki çalışmalarımız neticesinde öğreniriz. Fert fert her birimiz ve her toplum, kendi yaptıklarının karşılığını görür. İşte Cenab-ı Allah’ın imtihan diye buyurduğu budur ve bu manâda bütün hayat, bir imtihandan ibarettir
loading
Comments 
loading